Kadınların ateşlediği devrimler ve ataerkil zihniyetlerle bölünen halklar

Paris’ten Rojava’ya uzanan kadın devrimleri, yalnızca rejimleri yıkmakla kalmayıp eşitlik mücadelesini hukuki ve kurumsal bir zemine taşıma çabasını da ortaya koyuyor.

SİLVA AL-İBRAHİM

Haber Merkezi – Halk devrimleri, kadınların hiçbir zaman yalnızca seyirci olmadığını; aksine değişimin öncü gücü ve ilk kıvılcımı olduğunu defalarca kanıtladı. Ancak tarih, aynı zamanda acı bir gerçeği de ortaya koyuyor: Devrimlerin yükünü omuzlayan kadınlar, zaferin ardından çoğu kez unutuluyor. Haklarının anayasal güvence altına alınmaması ve siyasi süreçlerin dışına itilmeleri, onları yeniden eşitsizlik ve dışlanma döngüsüne sürüklüyor. Böylece devrim döneminde kadınların emeğinden ve direnişinden yararlanan sistemler, devletleşme aşamasında onları görmezden gelerek tekrarlanan bir tarihsel kalıbı yeniden üretiyor.

Halkların özgürlük mücadelelerine yakından bakıldığında çarpıcı bir paradoks ortaya çıkıyor. Rejimlerin sarsıldığı ve değişimin kapılarının aralandığı dönemlerde kadınlar en ön saflarda yer alıyor; cesaretleri, fedakarlıkları ve örgütlü mücadeleleri dönüşümün temel dinamiklerinden biri haline geliyor. Ancak iktidarın yeniden şekillendiği süreçlerde, kadınların katkıları çoğu zaman sistematik bir nankörlükle karşılanıyor. Dışlayıcı zihniyetlerle hazırlanan anayasa ve yasalar, onları yeniden toplumun kıyısına itiyor. Bu yazı, geçmişten günümüze uzanan beş önemli deneyim üzerinden, kadınların devrimlerdeki belirleyici rolü ile devrim sonrasında karşı karşıya kaldıkları dışlanma arasındaki tarihsel çelişkiyi ele alıyor.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın, “Kadınların katılmadığı devrimler başarılı olamaz” tespiti, tarih boyunca yaşanan halk devrimleriyle doğrulanmıştır. Kadınlar, büyük toplumsal dönüşümlerin hiçbir döneminde yalnızca seyirci olmamış; çoğu zaman devrimleri ateşleyen kıvılcım, mücadelelerin öncü gücü, protestoların örgütleyicisi ve devrimci düşüncenin şekillendiricisi olarak öne çıkmıştır. Ancak bu belirleyici rol, çoğu kez devrimlerin ardından görünmez kılınmış; kadınların haklarının kurumsal ve hukuki güvencelere kavuşturulmaması, onların yeniden dışlanmasına ve eşitsizlik döngüsüne sürüklenmesine neden olmuştur.

Fransız Devrimi

Fransız Devrimi, kadınların devrimlerde oynadığı belirleyici rol ile devrim sonrasında maruz kaldıkları dışlanmanın en çarpıcı örneklerinden biridir. 1788-1789 yıllarında Fransa’yı sarsan ekonomik kriz, ekmek fiyatlarının yüzde 88 oranında artmasına yol açtı. Açlık ve yoksullukla karşı karşıya kalan kadınlar, çocuklarını besleyemez hale gelirken, bu koşullar onları devrimin öncü gücü haline getirdi. Ekim 1789’da binlerce kadın, tarihe Versay Yürüyüşü olarak geçen eylemi başlattı. Yaklaşık 7 bin kadın yağmur altında Versay Sarayı’na yürüdü; kısa sürede on binlerce kişinin katıldığı protestolar sarayın basılması, muhafızların öldürülmesi ve Kral XVI. Louis ile ailesinin Paris’e götürülmesiyle sonuçlandı. Bu gelişmeler, monarşinin çöküş sürecini hızlandıran dönüm noktalarından biri oldu.

Ancak devrimin kaderini etkileyen bu mücadele, kadınlara siyasi eşitlik getirmedi. Devrimin ardından hazırlanan “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”, kadınları siyasi hakların dışında bıraktı. Buna karşı çıkan düşünür ve aktivist Olympe de Gouges, 1791’de “Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”ni kaleme alarak kadınların eşit yurttaşlık talebini dile getirdi. Ancak devrimci yönetim bu taleplere baskıyla yanıt verdi. Olympe de Gouges 1793’te giyotinle idam edildi ve aynı yıl tüm kadın siyasi dernekleri yasaklandı. Böylece Fransız Devrimi, kadınların değişimin öncüleri olmasına rağmen, zaferin ve yeni düzenin paylaşımında ilk dışlanan kesimlerden biri haline geldiğini gösteren tarihsel bir örnek olarak kayıtlara geçti.

Cezayir Bağımsızlık Savaşı

Kadınların devrimlerde üstlendikleri belirleyici rolün sonrasında görmezden gelinmesi, yalnızca Avrupa tarihine özgü bir durum değildi. Bu tarihsel örüntü, Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nda (1954-1962) da kendini gösterdi. Fransız sömürgeciliğine karşı verilen mücadelede Cezayirli kadınlar, direnişin temel güçlerinden biri oldu. Kadınlar yalnızca lojistik destek sunmakla kalmadı; şehirlerde ve kırsal alanlarda silah, mesaj ve istihbarat taşıyarak doğrudan mücadelenin içinde yer aldı. Bu süreçte, tutuklanması ve gördüğü ağır işkencelerle direnişin uluslararası sembollerinden biri haline gelen Cemile Buhayrid’in yanı sıra Cemile Buazza, Cemile Bupaşa ve Veride Meddad gibi isimler, sömürgeciliğe karşı mücadelenin unutulmaz figürleri olarak tarihe geçti.

Ancak bağımsızlığın kazanılması, kadınların eşit yurttaşlık haklarına kavuştuğu anlamına gelmedi. Kurtuluş mücadelesindeki fedakarlıklarına rağmen kadınlar, bağımsızlık sonrasında yeniden ayrımcı yasalarla karşı karşıya kaldı. Özellikle 1984 yılında kabul edilen Aile Kanunu, kadınları birçok alanda erkeklerin vesayeti altına yerleştiren hükümleriyle büyük tepki topladı. Devrim ve bağımsızlık mücadelesinde ön saflarda yer alan kadınlar, bu düzenlemeleri verdikleri mücadelenin ruhuna aykırı ve fedakarlıklarının inkarı olarak değerlendirdi. Cezayir deneyimi, kadınların mücadelesinin yalnızca sömürgeciliğe karşı değil, aynı zamanda bağımsızlık sonrasında eşit hakların anayasal ve yasal güvence altına alınması için de sürdüğünü gösteren çarpıcı örneklerden biri oldu.

Mısır Devrimi

Nil kıyılarında yükselen 1919 Mısır Devrimi de kadınların fedakarlıkları ile sonrasında karşılaştıkları dışlanma arasındaki tarihsel çelişkinin önemli örneklerinden biridir. İngiliz sömürge yönetimine karşı gelişen bu büyük halk hareketi, aynı zamanda Arap kadınlarının örgütlü ve görünür biçimde kamusal ve siyasi alana çıkışının dönüm noktası oldu. 16 Mart 1919'da feminist öncü Huda Şaaravi'nin, "Mısırlıların Annesi" olarak anılan Safiya Zağlul ile birlikte öncülük ettiği yürüyüşe 300'den fazla kadın katıldı. Saad Zağlul'un sürgün edilmesini ve barışçıl göstericilerin katledilmesini protesto eden kadınlar, işgal güçlerinin silahlarına rağmen geri adım atmadı. Gösteriler sırasında Şafika Aşmavi ve Necibe Cabir gibi birçok kadın yaşamını yitirirken, bu direniş Mısır kadın hareketinin simgesel anlarından biri haline geldi. Daha sonra 16 Mart tarihi, kadınların özgürlük ve bağımsızlık mücadelesindeki rolünü anmak amacıyla resmen "Mısır Kadınları Günü" olarak kabul edildi.

Ancak kadınların döktüğü kana ve devrimin başarısındaki belirleyici rollerine rağmen, siyasi düzen yeniden şekillenirken aynı dışlama mekanizması yeniden devreye girdi. Devrimin ardından hazırlanan 1923 Anayasası’nı oluşturan süreçlerden kadınlar tamamen dışlandı ve oy kullanma ile seçilme gibi en temel siyasi haklardan mahrum bırakıldı. Bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinde ön saflarda yer alan kadınlar, yeni devletin kuruluşunda söz sahibi olamadı. Mısırlı kadınlar, siyasi haklarını ancak uzun yıllar süren mücadelelerin ardından, 1956 Anayasası ile elde edebildi. Bu durum, devrimlerin başarısında kritik rol oynayan kadınların, yeni siyasal düzen kurulurken çoğu zaman karar alma mekanizmalarının dışında bırakıldığını bir kez daha gözler önüne serdi.

İran'da kadınlar

Kadınların devrimlerdeki belirleyici rolü ile sonrasında yaşadıkları hak kayıpları arasındaki çelişki, 20. yüzyılın ardından da sona ermedi. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri İran’da yaşandı. 1979 Devrimi sırasında farklı siyasi görüşlerden ve toplumsal kesimlerden binlerce kadın, Şah rejimine karşı yürütülen kitlesel gösterilerin ön saflarında yer aldı ve rejimin devrilmesinde önemli bir rol oynadı. Ancak devrim sonrasında kurulan yeni siyasal düzende kadınların beklentileri karşılanmadı; aksine birçok temel hak ve özgürlük kısıtlandı, kamusal yaşam üzerindeki denetimler arttı ve kadınların toplumsal konumu yeniden sınırlandırıldı.

Yıllar boyunca biriken bu baskı ve eşitsizlik, 2022 yılında genç Kürt kadın Jina Amini’nin katledilmesi ardından yeni bir toplumsal patlamaya dönüştü. İran ve Rojhilat Kürdistan’da başlayan protestolar kısa sürede ülke geneline yayıldı ve kadınlar bu kez “Jin, Jiyan, Azadî” sloganıyla yeni bir direniş dalgasının öncüsü oldu. Rejimle doğrudan karşı karşıya gelen kadınlar ve gençler, yalnızca bireysel özgürlüklerini değil, aynı zamanda eşitlik ve demokratik hak taleplerini de yüksek sesle dile getirdi. Böylece İran deneyimi, kadınların devrimlerin yapıcı gücü olmayı sürdürürken, haklarını korumak ve genişletmek için mücadelelerine yeniden ve yeniden devam etmek zorunda kaldıklarını gösteren güncel bir örnek olarak tarihe geçti.

Bugün de İran’da kadınlara yönelik baskılar hız kesmeden sürüyor. Kadın hakları savunucuları, gazeteciler, öğrenciler ve aktivistler tutuklanma, uzun hapis cezaları ve çeşitli baskı mekanizmalarıyla karşı karşıya kalırken, cezaevlerindeki kadınlar ağır insani koşullar altında yaşam mücadelesi veriyor. Son yıllarda idam cezalarındaki artış ve muhaliflere yönelik sert uygulamalar, insan hakları örgütlerinin de dikkat çektiği temel sorunlar arasında yer alıyor. Bu tablo, kadınların yalnızca siyasi özgürlükler için değil, aynı zamanda yaşam hakları, güvenlikleri ve temel insan hakları için de mücadele etmeye devam ettiğini gösteriyor.

Pakistan ve Malala

Kadınların baskıcı rejimlere karşı mücadelesi çoğu zaman kitlesel protestolar ve geniş katılımlı ayaklanmalar biçiminde görünürken, dünyanın farklı bölgelerinde bu direniş bireysel ve sembolik örneklerle de güç kazanmıştır. Pakistan’da Malala Yousafzai örneği, bu bireysel direnişin en çarpıcı ve ilham verici örneklerinden biridir. Taliban’ın etkisi altındaki dönemde kız çocuklarının eğitim hakkı ciddi kısıtlamalara maruz kalırken, henüz çocuk yaşta olan Malala, bu yasağa boyun eğmeyi reddederek eğitim hakkını savunmayı kamusal bir mücadeleye dönüştürdü. Onun bu cesur çıkışı, kısa sürede uluslararası bir görünürlük kazandı ve Malala’yı hedef haline getirdi.

2012 yılında, okuldan dönerken silahlı kişiler tarafından saldırıya uğrayan Malala, yüzünden vurularak ağır yaralandı. Yaşadığı bu suikast girişimi, dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırırken, uzun ve zorlu bir tedavi sürecinin ardından İngiltere’ye götürülerek yoğun tıbbi bakım ve rekonstrüktif ameliyatlar geçirdi. Ancak bu saldırı, onun mücadelesini sona erdirmek yerine daha da görünür hale getirdi ve Malala, eğitim hakkı ve kız çocuklarının özgürlüğü konusunda küresel bir sembole dönüştü.

Malala Yousafzai’ye yönelik suikast girişimi küresel ölçekte güçlü bir itici güce dönüştü. 2014 yılında Nobel Barış Ödülü’nü alarak bu ödülü kazanan en genç kişi olan Malala, kız çocuklarının eğitim hakkı mücadelesinin uluslararası sembollerinden biri haline geldi. Onun hikayesi, Pakistan’da ve dünyanın farklı bölgelerinde eğitim hakkı ve eşitlik taleplerinin daha görünür bir mücadeleye dönüşmesine ilham verdi ve birçok kişi tarafından yeni bir toplumsal uyanışın başlangıcı olarak değerlendirildi. Buna rağmen Pakistan’da tablo karmaşık ve çelişkilidir. Malala uluslararası platformlarda konuşmalar yaparken, ülke içinde özellikle kırsal bölgelerde kız çocukları eğitimden mahrum bırakılmaya devam etmekte; aşırılıkçı tehditler, okul saldırıları ve ekonomik eşitsizlikler bu durumu derinleştirmektedir. Artan baskılar, birçok kız çocuğunu eğitimden uzaklaştırırken, toplumsal korku ve güvensizlik ortamı da güçlenmektedir. Bu süreç, sembolik kazanımların sahadaki gerçek eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya yetmediğini ve kadın hakları mücadelesinin hem küresel hem yerel düzeyde devam eden bir mücadele olduğunu göstermektedir.

Rojava Devrimi

Çatışmalarla dolu Ortadoğu’nun merkezinde yer alan Rojava’daki Kürt kadınlarının mücadelesi, tarihsel kadın direnişlerinin devamı niteliğinde olmakla birlikte, özgün yönleriyle de dikkat çeker. Bu mücadele, hem kurumsallaşma hem de iki cepheli bir direniş hattı üzerinden sömürü ve dışlanma döngüsünü kırmayı hedefleyen farklı bir model ortaya koymuştur. Kürt kadınları, Baas rejiminin yıllar boyunca sürdürdüğü etnik ve milliyetçi ayrımcılığa karşı durarak, aynı zamanda köklü ataerkil zihniyet yapısına da meydan okumuştur. Bu süreçte hem toplumsal hem de siyasal düzeyde çift yönlü bir mücadele yürütülmüş; hem coğrafi hem de sosyal özgürleşme hedeflenmiştir. 2011’de Suriye krizinin başlamasıyla birlikte, Rojava’daki kadın hareketi daha da derinleşmiş ve ideolojik bir boyut kazanmıştır. Dini ve aşiret temelli baskıların yoğun olduğu bir ortamda kadınlar, yalnızca fiziksel değil aynı zamanda düşünsel ve örgütsel bir dönüşüm sürecinin de öncüsü olmuştur. Bu mücadele, bölgedeki toplumsal yapıyı sarsan ve radikal değişim potansiyeli taşıyan güçlü bir dönüşüm dinamiği olarak öne çıkmaktadır. Bu hareket kendiliğinden gelişen bir olay değil, Baas yönetimi altında yarım yüzyıl boyunca kadınlar tarafından yürütülen gizli bir siyasi mücadelenin doruk noktasıydı. 19 Temmuz Devrimi'nin patlak vermesiyle birlikte, bu büyük mücadele, hem askeri hem de sosyal cephelerde manzarayı şekillendiren kadın hareketleri ve örgütlerinde somutlaşarak gün yüzüne çıktı.

Askeri düzeyde, Kadın Koruma Birlikleri (YPJ), IŞİD’e karşı yürütülen mücadelede en ön saflarda yer alarak Dêrazor’daki son kalelerin ortadan kaldırılmasına kadar uzanan tarihi operasyonlara katıldı. Bu süreçte, IŞİD’in Şengal saldırısı sırasında kaçırdığı Êzidî kadınların kurtarılmasında da kritik bir rol üstlendiler. YPJ güçleri aynı zamanda Türk müdahaleleri ve saldırılarına karşı da yoğun bir direniş sergileyerek, kadın savaşçılar öncülüğünde yürütülen mücadelede büyük kayıplar verdi; birçok kadın savaşçı bu süreçte yaşamını yitirdi.

Bu askeri ve toplumsal direniş, Rojava Devrimi’nin son 14 yılda yarattığı yapısal dönüşümle birleşti. Kadınların uzun tarihsel dışlanmasına karşılık, Rojava’da kurumsal düzeyde eşit temsiliyeti hedefleyen yeni bir model geliştirildi. Eşbaşkanlık sistemiyle her kurumda kadın ve erkek ortak yönetimi zorunlu hale getirilirken, siyasi yapılar ve yerel meclislerde en az yüzde 50 kadın temsiliyeti ilkesi benimsendi. Böylece kadınların yalnızca mücadele eden değil, aynı zamanda doğrudan karar alma süreçlerini şekillendiren özne olduğu bir siyasal yapı ortaya çıktı.

Ayrıca kadın haklarını korumaya yönelik olarak çocuk velayet haklarının güvence altına alınması, çok eşliliğin yasaklanması ve kadınların hukuki statüsünü güçlendiren çeşitli düzenlemeler hayata geçirildi. Savaşın yarattığı ağır koşullar, tekrarlanan ihlaller ve kadın liderlerin hedef alınması ve suikasta uğraması gibi risklere rağmen bu model, uluslararası ölçekte feminist hareketler için önemli bir referans noktası haline geldi. Ancak Suriye’de yaşanan siyasi dönüşümler, Baas rejiminin çöküşü ve cihatçı yapıların yükselişiyle birlikte daha karmaşık bir tablo ortaya çıkardı; bu süreç, farklı aktörler arasında şiddetli çatışmalara ve yeniden yapılanma girişimlerine zemin hazırladı.

Bu çerçevede Suriye Demokratik Güçleri (QSD) ile Suriye geçici yönetimi arasında bazı alanlarda entegrasyonu öngören anlaşmalar gündeme geldi. Askeri ve sivil kurumların birleştirilmesine yönelik adımlarda kısmi ilerlemeler kaydedilse de, özellikle Kadın Savunma Birlikleri’nin (YPJ) Savunma Bakanlığı yapısına entegrasyonu konusunda ciddi yapısal engeller devam etmektedir.

Kadınlar hep direndi

Öte yandan yeni siyasi elitlerin kadın temsilini parlamentoda yalnızca yüzde 14 ile sınırlama eğilimi, tarihsel olarak Fransa (1793), Mısır (1923) ve Cezayir (1984) örneklerinde görülen dışlayıcı zihniyet kalıplarını yeniden hatırlatmaktadır.

Ancak kadınlar, biriktirdikleri tarihsel farkındalıktan güç alarak aşırılıkçı zihniyetlerden beslenen bu dirence boyun eğmediler. Bunun yerine, yeni Suriye anayasasında yasal haklarını güvence altına almak ve on yılı aşkın bir devrim sürecinde kan ve fedakarlıkla elde edilen kazanımları korumak için siyasi ve toplumsal mücadelelerini daha da yoğunlaştırdılar. Bu bağlamda devrimler, iki aşamalı bir süreç olarak ele alınır: ilk aşama kitlelerin seferber edilmesi, ikinci aşama ise hukukun üstünlüğüne dayalı yeni bir düzenin inşasıdır.

Paris’ten Cezayir’e, Kahire’den Tahran’a ve Rojava’ya uzanan tarihsel deneyimler, kadınların mücadelesinin yalnızca rejimlerin yıkılmasıyla sona ermediğini, aksine bunun daha derin ve uzun soluklu bir toplumsal dönüşüm sürecinin başlangıcı olduğunu göstermektedir. Bu nedenle askeri ya da siyasi zafer, kadınların gerçek ve daha karmaşık mücadelesinin yalnızca başlangıcıdır; bu mücadele, toplumsal bilinci dönüştürme, hakları anayasal güvence altına alma ve dışlayıcı zihniyetlere karşı kalıcı bir direnç geliştirme sürecini kapsar.

Önemli sonuç şudur ki, devrimlerin zaferinden hemen sonra hakların yasal güvence altına alınamaması, kadınların mücadelesini anlamsız kılmamıştır. Aksine, bu durum kadınların mücadelesini iki ardışık aşamada ilerleyen sürekli bir varoluşsal direnişe dönüştürmüştür. İlk aşama, “eski rejimi devirmek için toplumla birlikte yürütülen devrim” iken; ikinci ve daha zorlu aşama, “hakları yasal olarak güvence altına almak ve geriye dönüşü engellemek için ataerkil kültürün ve köklü toplumsal yapının mirasına karşı verilen devrim”dir.

Tarih boyunca devrimler ve halk ayaklanmaları kadınlara kamusal alanda güçlü ve görünür bir ses kazandırmış olsa da, bu sesin gerçek anlamda yasama ve kurumsal güce dönüşmesi ancak sonraki yasal ve entelektüel mücadelelerle mümkün olabilmiştir. Tüm gerileme girişimlerine, siyasi uzlaşmazlıklara ve dışlayıcı politikalara rağmen, şehitlerin fedakarlığı ve kadın aktivistlerin kararlılığı, toplumların tamamen geriye savrulmasını engelleyen temel bir dayanak ve tarihsel güvence olmaya devam etmektedir. Bu nedenle kadın devrimleri, özgürlük ve eşitliğin herkes için anayasal ve toplumsal bir gerçeklik haline geldiği ana kadar varlığını sürdüren bir farkındalık ışığı olarak görülmelidir.