Helin Ümit: Kadın kırımı büyüyor, 8 Mart’ta ‘kastik katil’ düzene karşı sokakta olmalıyız

Medya Haber’de konuşan Helin Ümit, kadın kırımlarının militarizm ve kapitalizmle büyüyen sistematik bir şiddet olduğunu belirterek 8 Mart’ta kadınları örgütlenmeye ve sokağa çıkmaya çağırdı.

Haber Merkezi- Kürdistan Özgürlük Hareketi üyesi Helin Ümit, kadın bedenine yönelen şiddetin kapitalizm ve militarizmle iç içe geçtiğini vurgulayarak, “Kadına dayatılan düzen, metalaştırma ve katliam üzerinden yürüyor. Kadınların kaybedecek hiçbir şeyi yok; bilinçlenme, örgütlenme ve dayanışma şart” dedi.

Helin Ümit, kapitalizmin kadına sunduğu tek “özgürlüğün” kendini pazarlamak olduğunu dile getirerek, kadınları anti-kapitalist bir bilinçle örgütlenmeye ve barış-demokratik toplum sürecine daha güçlü sahip çıkmaya çağırdı.

Helin Ümit’in değerlendirmeleri şu şekilde:

“Uluslararası Komplo’nun 27. yılını geride bıraktık. 28. yıla girdik. Görkemli bir mücadeleyle 28. yıla giriyoruz. Öncelikle Uluslararası Komplo’yu gerçekleştiren tüm güçleri bu vesileyle bir kez daha kınıyorum. Bitmek bilmeyen öfkemizi belirtmek istiyorum. 27 yıl önce nasıl bu öfke bir ateş topuna dönüşmüşse, günümüzde de giderek artan bir şekilde Uluslararası Komplo’ya, komploculara karşı öfke büyüyerek devam ediyor. Ben sorunuza geçmeden önce Uluslararası Komplo’yu değerlendirmeden önce bu komploya 27 yıl boyunca mücadeleye öncülük eden Önder Apo’ya sevgi ve selamlarımı bir kez daha belirtmek istiyorum. Gerçekten tarihin bu en karanlık oyunu, komplosu Önder Apo’nun sarsılmaz iradesiyle boşa çıkarılmıştır.

‘Güç kaynağımız, Kürt halkının özgürlük kararlılığı oluyor’

Bunun yanında tabii ki sizin de ifade ettiğiniz gibi ‘Güneşimizi karartamazsınız’ diyen şehitlerimiz var. O da bir süreç. Evet, 1999 yılında komplo ilk gerçekleştiğinde Önderliğin etrafında ateşten bir çember ören, yediden yetmişe her kesimden, sadece mücadele arkadaşları değil halktan, yedi yaşındaki bir çocuktan yetmiş yaşındaki anaya kadar eyleme geçen bir gerçeklik oldu. Bu vesileyle o günden günümüze kadar Uluslararası Komplo’yla mücadelede şehit düşen arkadaşlarımızı anıyorum. Bu anlamıyla tüm bu 27 yıl içerisinde Önderliğimizin fiziki özgürlüğü için Uluslararası Komplo’yu boşa çıkarmak için mücadele ederken şehit düşen tüm arkadaşlarımızı minnetle, sevgiyle, bağlılıkla anıyorum. Ve elbette güç kaynağımız, bu mücadelenin her geçen gün biraz daha büyüyerek gelişmesini sağlayan Kürt halkının özgürlük kararlılığı oluyor.

O anlamıyla Uluslararası Komplo’yla mücadelede hep en önde halkımız oldu. Sizin de ifade ettiğiniz gibi bir gün önce de 15 Şubat’ın 27. yıl dönümünü lanetlerken, mücadele ederken yine halkımız dört parça Kürdistan’da, yurt dışında bulunduğu her yerde sokaklarda oldu, meydanlarda oldu. Herkes şunu çok açık gördü ki bu öfke hiç azalmadı. Hatta Uluslararası Komplo’yla birlikte yaşanan bilinçlenme her geçen gün Kürt halkının öfkesini daha fazla biledi ve demokratik uluslaşmaya, Kürt halkının bir ulus olarak hareket etmesinde temel bir mihenk taşı oldu, bir bilinç oldu. O anlamıyla halkımızı ve bu eylemlere katılan tüm halkımızı sizin aracılığınızla tebrik ediyorum, teşekkür ediyorum. Bize verdikleri güç gerçekten bizi ayakta tutan temel kaynak oluyor. Bunu belirtmek istiyorum.

‘Uluslararası komployu devam eden bir süreç olarak ele almak lazım’

Biz yıllardır Uluslararası Komplo’nun gerçekleştiği günden bugüne kadar Uluslararası Komplo’yu hep gündemimize aldık, tartıştık, anlamaya çalıştık. Şunu söyleyebilirim; bu komplonun nasıl gerçekleştiği, hangi güçlerin hangi aşamada nasıl yer aldığı, amaçlarının ne olduğu, Önderliğimiz sayesinde ve içine girdiğimiz süreçlerle birlikte önemli oranda aydınlandı. 1998’de 9 Ekim’de başlayan, 15 Şubat 1999’da sonuca erdirildiği düşünülen bu komploda ABD’sinden İngiltere’sine, İsrail’inden Yunanistan’ına, Rusya’sından çeşitli diğer güçlere kadar birçok aktörün ne kadar rolü olduğunu artık biliyoruz. Kürt halkı bunları biliyor. Uluslararası Komplo’yu kimlerin gerçekleştirdiğini biliyor. O anlamıyla nasıl gerçekleştiğinden çok bizim odaklanmamız gereken konu niçin gerçekleştiğidir. Bu konuda 27 yıldır tartışıyoruz, anlamaya çalışıyoruz. Böyle bir komplo Kürt halkının başına neden getirildi? Neden öyle bir süreçte Önder Apo hedeflendi? Bununla amaçlanan neydi? Bunları anlamak gerekli.

Birincisi; bizim uluslararası komployu bir olay olarak ele almamamız lazım. Yaşanan bir olay olarak değil, devam eden bir süreç olarak ele almamız lazım. Bu mücadelenin içinde aktif yer alan bir hareket, bir güç, bir yoldaşlar topluluğu olarak şunu söyleyebilirim; 1999’da Uluslararası Komplo gerçekleştikten sonra 27 yıl boyunca uluslararası komplo devam ettirilmek istendi. Türlü oyunlarla, komplo içinde komplo, darbe içinde darbe girişimleriyle, çeşitli dış desteklerle bu komplo günümüze kadar sürdürülmek istendi. Herkesin öncelikle bunu çok iyi bilmesi lazım. Komployu olup bitmiş bir olay olarak ele almamak gerekir.

Sürekli devam ettirilmek istenen bir politik gerçeklik olarak algılamak ve ona karşı mücadeleyi de süreklileşen bir politik alan olarak inşa etmek gerekir. Bu mutlaka gereklidir. Bazı kesimler güncelde yaşanan olayları uluslararası komplo ile bağlantılı değerlendirdiğimizde bunu hafife alıyor, küçümsüyor. Öyle olmadığını savunuyorlar. Oysa tarih hem akışkan hem bütünlüklüdür. Birbirinden kopuk olaylar yığını değildir. O anlamıyla günümüzü belirleyen en önemli olaylardan bir tanesi uluslararası komplodur. Bizi takip eden, izleyen herkese bunun kavranmasının önemli olduğunu belirtmek istiyorum.

‘Komplo’nun zemini, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemine gidiyor’

İkinci husus, ben bu programa hazırlanırken kendi zihnimde şunu tartıştım; evet, Uluslararası Komplo’nun bir başlangıç noktasını belirlemek lazım. Uluslararası Komplo’yu açığa çıkaran zemin nedir? Bunu tanımlamamız gerekir. Bu noktada şunu söyleyebilirim; Uluslararası Komplo’nun zemini, bunu oluşturan gerçeklik aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemine gidiyor. Kürtlerin daha öncesinde de bir Kürt tarihi var. Hatta Kürtler bu coğrafyanın en eski halkı, ilk isimlenen halkı, ilk toplumsallaşan halkıdır. Tarihsel belgeler bize bunu gösteriyor. O anlamıyla bugün böyle bir direniş gerçekliğimiz varsa, Kürt kimliği yok edilemiyorsa, varlığında ısrar eden bir halk gerçekliği biricik bir yapı olarak açığa çıkıyorsa, bu tarihsel bir olguya dayanıyor. Böyle bir tarihsel gerçekliğe dayanıyor.

Fakat Kürdistan tarihinde bir kırılma noktası var. Dikkat edelim; ne Osmanlı döneminde ne onun öncesinde Kürt varlığına dayatılan bir inkâr yoktur. Bir soykırım yoktur. Bir reddediş yoktur. Kürtler diğer halklar kadar baskı görüyorlar, sömürü görüyorlar, çatışmalara giriyorlar, ittifaklar geliştiriyorlar. Fakat varlıklarını yine de var olan koşullar içerisinde sürdürebiliyorlar. Bu ne zaman tehlikeye giriyor? Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte tehlikeye giriyor. Burada bir parantez açmak istiyorum. Böyle söyleyince sanki Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna karşıymışız, Türkiye Cumhuriyeti’ne tümden karşıymışız gibi değerlendirmelerle karşı karşıya geliyoruz. Bahsettiğim bu değil. Herkes şunu yakından biliyor; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda Kürtler asli unsur olarak yer alıyorlar.

Kurtuluş Savaşı denilen o hikâye, çocukluğumuzdan beri anlatılan o anlatı, birlikte yürütülen bir mücadelenin sonucudur ve Türkiye Cumhuriyeti bu temelde açığa çıkıyor. Peki; bugünkü itirazımız neye? Türkiye Cumhuriyeti’ni açığa çıkaran, onun kurulmasını sağlayan tarihsel Kürt-Türk ittifakının Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra reddedilmesinden kaynaklı olarak sorunlar yaşanıyor. Uluslararası Komplo’yu değerlendirirken öncelikle ilgili tüm tarafların görmesi gereken unsur budur. Cumhuriyet’in kuruluşunda canhıraş her türlü mücadelenin içine giren, bedel veren, can veren Kürt toplumu 1925’ten sonra isyana zorlanıyor ve sonrasında karşısına idam sehpaları çıkarılıyor. Uluslararası Komplo demek idam sehpası demektir. Bunu böyle anlamamız lazım.

‘Önder Apo’nun esareti Türkiye toplumunun da esareti haline geldi’

Eğer Uluslararası Komplo’nun ortadan kalkmasından ya da aşılmasından söz edeceksek, bunu Cumhuriyet’in kuruluş esaslarına bağlamak gerekir. Nasıl ki 1921’de Kürt-Türk ittifakı gerçekleşti, ona dayalı kurucu meclis oluştu ve Türkiye Cumhuriyeti bu temelde gelişme gösterdi; yeniden o kuruluş esaslarına dönebilirse Türkiye gerçekliği, o zaman Kürtler üzerindeki tehdit ve Uluslararası Komplo ortadan kalkabilir. Bu günümüzü belirleyen bir olgudur. Şuna gelmek istiyorum; Cumhuriyetin kuruluşundaki komplo gerçekliği, Kürtlere 1925’de uygulanan komplo, 1999 yılının 15 Şubat’ında tekrar güncellenmek istendi. Neden o zaman gündeme geldi? 30 bir mücadelenin sonunda Kürdistan Özgürlük Hareketi, Önder Apo şahsında Kürt varlığını açığa çıkardı. Kürtler artık siyasi çözümü müzakere eder hâle geldi. Bu temelde Önder Apo’nun Kürt sorununu siyasi yollarla çözme arayışları 1998’de gündeme geldi. Uluslararası güçler birleşerek komplo gerçekleştirdi.

Nasıl ki Cumhuriyetin kuruluşunda asli unsur dışlanarak Türkiye Cumhuriyeti 50 yıllık bir çatışmaya mahkûm edildiyse, Cumhuriyetin diğer 50 yılı da 1999’da gerçekleşen Uluslararası Komplo’yla yeniden bağlandı, esir alındı. Önder Apo’nun esareti sadece Kürt toplumunun esareti değildi. Türkiye toplumunun ve Türkiye Cumhuriyeti’nin esareti hâline getirildi. Bu tarihsel bağlantıları kurarak güncelde mücadele eder hâle gelmemiz gerekir. Uluslararası Komplo’nun bu temelde değerlendirilmesi ve boşa çıkarılması önemlidir. En temel husus budur. Uluslararası Komplo’nun amacını da yoğun biçimde tartıştık. Bu komployla birinci hedef Kürdistan üzerindeki idam sehpalarının devam etmesiydi. Bu, Kürtlere karşı soykırım ve imha çizgisinin sürdürülmesi anlamına gelir. Uluslararası Komplo demek soykırım çizgisi demektir. 15 Şubat 1999 demek Kürtlere soykırım günü demektir. Bunu böyle anlamak gerekir.

İkinci amacı ise, Kürt toplumuna dayatılan soykırım temelinde 100 yılı kapsayacak bir Kürt-Türk çatışmasını çıkarmak ve bölge halklarını bunun üzerinden kontrol etmektir. Bu planın temel müsebbibi kimdir? Önder Apo hiçbir zaman tek başına Türkiye’yi suçlamadı. Komployu isimlendirirken Uluslararası Komplo dedi. Sadece Türkiye’nin yaptığı bir hamle olarak görmedi. Uluslararası güçlerce, bölgesel plan temelinde Ortadoğu’yu kontrol altına almak için yapılan bir komplo olduğunu sürekli vurguladı. Bugün Türkiye’de milliyetçilik birçok kesimin gözünü kör etmiş olabilir; fakat en büyük tehlike uluslararası plandan gelmektedir. 100 yıl önce Kürdistan’ı 4 parçaya bölen uluslararası plan hangi hedefle harekete geçirildiyse, 1998 yılında gerçekleşen plan da aynı temelde devreye sokuldu. Günümüzde de Suriye, İran, Irak üzerinden benzer planların devrede olduğunu görüyoruz.

‘Amacımız halkımızın özgürlük ihtiyacını karşılayacak bir öz sistem yaratmak’

Önder Apo’nun esareti temelinde başta Türkiye halkları olmak üzere bölge halklarının kontrol edilmesi hedeflenmiştir. O tarihsel çıkış bastırılmak istenmiştir. Uluslararası güçlerin bölgeye dönük bir stratejisi vardır. Bu yeni değildir. Haçlı seferlerinden beri Ortadoğu’ya dönük yönelimi biliyoruz. Küresel kapitalist sistemin yönelimini biliyoruz. Bu temelde yürütülen savaşları biliyoruz. Fakat bölge halklarının, bölge halklarını temsil edenlerin öz stratejileri yoktur. Mevcut hâkim kapitalist sistemin stratejisinin bir aracı olmak, ondan pay almak strateji değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren devrede olan yaklaşım Batı planlarının bir parçası olma arayışı olmuştur. Oysa bölgemizin, halklarımızın kendi öz stratejisine ihtiyacı vardır.

O yüzden Uluslararası Komplo yaşandı bitti denilemez. Dışarıdan tahrik ve teşviklerle, oyun ve planlarla devam ediyor. Buna karşı halklarımızın öz stratejisi gerekir. Bu da başta Kürt-Türk ittifakı olmak üzere bölge halklarının ittifakına dayalı ilişkileri güncellemek ve yeniden şekillendirmektir. Uluslararası Komplo’nun 28. yılında mücadele ederken temel yaklaşımımız bu oyunları görmek, halkların ittifakını gerçekleştirmek ve bölge halklarının demokrasi ve özgürlük ihtiyacını karşılayacak bir öz sistem yaratmak olmalıdır. Bu temelde 28. yılda mücadele eden herkese başarılar diliyorum. Bunun temel kriterinin de Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü olduğunu, bunu ancak Önder Apo’nun geliştirdiği demokratik ulus, demokratik toplum ve demokratik Cumhuriyet projesiyle gerçekleştirebileceğimizi bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Biz de Rojava’daki gelişmeleri takip ediyoruz. Basından takip ediyoruz, anlamaya çalışıyoruz. Münih’te en son bir konferans gerçekleşti ve Mazlum Abdi ile Îlham Ahmed o toplantıya katıldılar. Orada yaptıkları açıklamalar vardı. Bağlayıcı olan açıklamalar onların açıklamalarıdır. Belli ki Rojava’da bir uzlaşma arayışı vardır. Kürt toplumu bunu ikinci 15 Şubat değerlendirmesi olarak gördü. Komplonun güncellenmesi olarak ifade edildi bu saldırılar. Gerçekten de süreç ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya kaldı. Rojava’daki yönetim ile Şam yönetimi görüşme hâlindeyken birdenbire Halep’te saldırılar gündeme geldi. Aynı dönemde Paris’te bir toplantı oldu. 6 Ocak’ta gerçekleştiği basına yansıdı. Bu başlıklar çok tartışıldı. Burada önemli olan tarafların kimler olduğudur. Paris’te kimler, ne üzerine, ne karşılığında anlaştı? Oradaki taraflar kimlerdi? Paris’te kimler ne üzerine anlaştı, ne karşılığında anlaştı. Bunların çok iyi anlaşılması lazım.

Kapitalist modernite sistemi vicdansız bir sistem, ahlaksız bir sistem. Her şeyin pazarlık konusu yapıldığı bir sistem. En kutsal değerlerin bile, en kutsal değer nedir? Toplumda kadındır mesela. En fazla pazarlık konusu yapılan bu sistemde kadındır örneğin. Hiçbir normu yoktur, ölçüsü yoktur. Kapitalist sistem böyledir. Böyle bir gerçekliği vardır. 13-14 yıl boyunca, Rojava’da DAİŞ zulmüne karşı direnen bir toplumsal yapı var. Buna karşı bir darbe gerçekleştirildi. Evet bir komplo gerçekleştirildi. Bunu böyle anlamak lazım. Ne karşılığında bu oldu? Toprak paylaşımı temelinde oldu. Bunu çok iyi görmek lazım. Mesela Suriye’de İsrail’e verilen pay nedir? İsrail de Paris toplantısında bir taraftır, görüşmecidir. Ona verilen pay karşılığında Kürtleri bir kez daha mezara koyma, Kürtleri bir kez daha katliamla karşı karşıya getirme gündeme getirilmiştir. Bu Önder Apo’nun çabalarıyla, yine çeşitli güçlerin, Türkiye’den bazı kesimlerinin çabasıyla durdurulmuştur.

Şöyle diyebilirim; Türkiye bir bütün hâlinde bu sürecin ne kadar içindeydi sorusuna net bir cevabım yoktur. Onu öyle söyleyebilirim. Fakat Önder Apo’nun müdahalesi gerçekten çok etkili oldu ve bu komployu durdurdu. Halklar arası çatışmayı da durdurdu. Katliamı da durdurdu. Zaten tek durdurabilecek bir güç vardı o da Önder Apo’ydu. Başka kimse durduramaz. Bunu herkesin çok iyi bilmesi lazım. Hep şöyle söyleniyor, deniliyor ki buradan bir Kürt-Arap çatışması çıkarılmak istendi. Evet, o da olabilir. Çünkü küresel güçler, kapitalist güçler kandan besleniyor. Halklar arası çatışmadan besleniyor. Kendi varlıklarını, bölgedeki varlıklarını böyle bir gerekçe üzerine oturtuyorlar. Bu gerekçeyle bölgede kalıyorlar. Hâkimiyet sağlıyorlar. Bunu bahane ederek varlıklarını sürdürüyorlar. Bu olabilir. Benim ona bir itirazım yok. Fakat eksik görüyorum bu değerlendirmeyi. Çünkü sonrasında biz şunu gördük.

Böyle ısrarla bazı kesimler Türk-Kürt çatışmasını aslında orası üzerinden geliştirmek isteyen, Kürt milliyetçiliğini de derinleştirmek isteyen, Önder Apo’nun Demokratik Ulus Projesi’ne saldıran, Önder Apo’nun şu anda bölgede bu savaş iklimine karşı temsil ettiği barış ve demokratik toplum çizgisine saldıran, bunun boşa çıktığını savunan bir durum oldu. Biz buradan şu kokuyu aldık. Bunu herkes bilsin. Oradaki asıl hedef aslında işte herkes gördü, Kürt toplumu nasıl ayağa kalktı? Ben herkesi kutluyorum. O yurtseverlikle Rojava’ya sahip çıkan Avrupa’da, Bakûrê Kürdistan’da, Başûr’da, Rojhilat’ta ki o kadar saldırı altında olan bir toplumsal yapı gerçekten tam bir ulusal ruh açığa çıktı. Ben bunu kutluyorum. İşte bu açığa çıkan bu potansiyeli, bu birikimi, Kürt halkının varlık ve özgürlük istemini, bir araya gelme gücünü milliyetçilikle, Türk-Kürt çatışmasına yönlendirmek isteyen güçlü bir eğilim vardı. Önder Apo tabii ki bunun da önüne geçen bir pozisyonda oldu.

‘Ulus devlet sistemi çöktü’

Bu bizim hareket olarak elbette ki temsil ettiğimiz çizginin kendisidir. Ben şöyle söyleyebilirim. Kürdistan Özgürlük Hareketi çıkışından itibaren hiçbir zaman bölge halklarına karşıtlık içerisinde olmamıştır. Filistin mücadelesinde Filistin’de şehit vermiştir. Türkiye’de sosyalist cepheyle, sosyalist güçlerle birlikte aynı mücadeleyi yürütmüştür. Zaten Haki Karer gibi Karadenizli, Ordulu bir arkadaşın anısına kurulmuş bir harekettir. PKK Haki Karer’in anısına kurulmuş ve öyle mücadele eden bir harekettir. O anlamıyla Türkiye demokrasisine, Türkiye’nin özgürlüğüne, Türkiye halklarına baştan itibaren bağlı olan, bu temelde de hep mücadeleyi, çözüm arayışını buna oturtan bir hareket olmuştur. O anlamıyla bu son dönemdeki bu saldırıyı da görmek lazım. Bu ikinci 15 Şubat komplosu diyoruz ya bu anlamıyla da benziyor. 1999’daki Uluslararası Komplo’ya benziyor. 1925’deki Cumhuriyet’in kuruluşunda birinci soykırım saldırı planındaki gibi de halkları karşı karşıya getirmeyi hedefliyor.

Rojava’da böyle bir durum vardır. Ateşkesin durumunu biz de takip ediyoruz. Somut olarak sorduğumuz konuya ilişkin onu söyleyebilirim. Yapılan açıklamalar daha çok şu yönlüdür. Bazı konularda ilerleme olduğu, bazı maddelerde entegrasyon konusunda bazı maddelerde ise tam bu uzlaşmanın sağlanamadığı görülüyor. Elbette ki bunların hepsi mücadele konusu. Fakat zaten Kürdistan Özgürlük Hareketi olarak biz halkların kurtuluşunu hiçbir zaman devletleşmede, ayrı devlet olmada, ulus devlet olmada görmedik. Ulus devletçiliğin işte Münih konferansında da ne dendi? Denildi ki küresel sistem çöktü. Çöken hangi sistemdir? Ulus devlet sistemidir. Çünkü ulus devlet gittiği her yere çatışma taşıyor. Gittiği her yeri kan deryasına dönüştürüyor. Bizim çözümümüz demokratik ulus çözümüdür. Halkların birlikte yaşam çözümüdür. O anlamıyla biz bu çözümümüze ısrarcıyız. Bunu da geliştirmekte kararlıyız diyorum.

En son biliyorsunuz Devlet Bahçeli’nin açıklamaları olmuştu. O da önemli bir gündem yarattı Türkiye’de. Umut Hakkı çerçevesinde. Umut Hakkı tartışmaları tabii ki önemli fakat Umut Hakkı Türk devletinin cebinden çıkartıp verdiği öyle ekstra bir şey değil. Umut Hakkı AİHM kanunlarında var, yasalarında var, AİHM kararları çerçevesinde var. Önder Apo bu çerçevede süresini tamamlamış. Şunu söylemek istiyorum; aslında kazanılmış bir hak olan, uygulanması gereken bir şeyi uygulayıp uygulamamayı tartışmayı bize böyle bir minnet gibi sunmak çok geri bir nokta. Buradan şuraya gelmek istiyorum aslında. Evet, bazı adımlar tartışılıyor fakat bu kadar utangaçça, bu kadar tereddütlü, bu kadar çekinceli olmasını yadırgıyoruz. Bu kaygı ve şüphe yaratıyor. Mesela ben kişisel olarak algımı söylüyorum. Bu bende kaygı ve şüphe yaratıyor.

Oysa ki bu kadar iddialı cümleler kurulacak. Yeni Türkiye’nin yüzyılı denilecek. Türk-Kürt ittifakının güncellenmesi denilecek. Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz denilecek. İşte iç cepheyi güçlendirme denilecek. Türkiye’nin beka sorunu olduğu söylenecek. Ortadoğu’daki oyunların Türkiye’yi hedeflediği ifade edilecek. Bu kadar radikal söyleme bu kadar gevşek ve ağırlığı tartışılır adımlarla karşılık vermek tezattır. Bu anlamda şunu söyleyebilirim; siyasi irade zayıflığı var Türkiye’de. Evet Bahçeli’nin konuşmalarına Önder Apo büyük önem atfediyor. Biz büyük önem atfediyoruz. Bir muhataplık zemini, bir tartışma zemini olarak görülüyor bu. Fakat siyasi irade zayıflığı vardır. Ve bu iktidar kanadında vardır. Bu giderilmezse süreç enfekte olur, oyunlara açık hâle gelir.

İkincisi komisyonun yine de oluşturduğu çerçeveyi bilmiyoruz. Belki de düşündüğümüzden daha radikal, daha köklü çözümlere de kapı aralayabilir. Umarız ki öyle olur. Fakat yansıması itibariyle söylemek istedim. Bu konuda komisyonun çalışmaları, atılması gereken adımlar konusunda hareket olarak, bir taraf olarak biz de düşüncelerimizi söyledik şimdiye kadar. Bunlar biliniyor. Gizli saklı değildir. Fakat ben bu minvalde şeyi de ifade etmek istiyorum. Bazıları bizim değerlendirmelerimizden rahatsız oluyorlar. İşte niye taleplerinizi dile getiriyorsunuz? Niye bu konuda eleştiri yapıyorsunuz? Böyle istiyorlar ki bir taraf tümden tek taraflı olarak kendi hükmünü icra etsin, kendisini dile getirsin, kendisini dayatsın. Fakat sonuçta bir sorun var. Bir süreç yürütülüyor. Birileriyle yürütülüyor. Diğer kesim yani biz hiç konuşmayalım, değerlendirmeyelim, eleştiri yapmayalım istiyorlar. Böyle çok geri bir yaklaşımda mevcut duruyor.

Süreç, demokratik ölçülerde yürütülmelidir’

Oysa ki eğer gerçekten demokratik entegrasyon dediğimiz süreç gelişecekse ki Önder Apo bunu geliştirmekte ısrarlıdır. Biz de Önder Apo’nun liderliğinde, öncülüğünde, onun yönetiminde demokratik entegrasyon sürecine açık olduğumuzu beyan etmişiz. O zaman bu sürecin demokratik ölçülerde yürümesi lazım. Tartışmayla yürümesi lazım. Mesela Türkiye yönetiminin eleştirileri açık hâle gelmesi lazım. Bundan rahatsızlık duymaması lazım. Bir taraf her istediğini her şekilde, hem de her türlü üslubu kullanarak ifade edecek. Fakat söz konusu Kürt Özgürlük Hareketi tarafı, Önder Apo olduğunda böyle sürekli kendisine oto-sansür uygulaması, düşüncelerini söylememesi, taleplerini dile getirmemesi, işin nasıl yürüyeceğini söylemesi engellenmek istenecek. Bu olamaz. Bu sürecin ruhuna aykırıdır. Her şeyden önce herkesin sürecin ruhuna uygun hareket eder hâle gelmesi lazım. Bunu önemli görüyorum.

Bizim gündemimizde demokratik entegrasyon var. Komisyon ne çalışıyor bilmiyoruz ama biz demokratik entegrasyon üzerine çalışıyoruz. O anlamıyla şunu söyleyebilirim; demokratik entegrasyonun gerçekleşebilmesi için Türkiye’de demokratik yasaların çıkması lazım. Demokratik entegrasyon karşısında bir demokratik Cumhuriyet ister. Bunun gerçekleşebilmesi, demokratik entegrasyonun olmasını sağlayacak şey, Türkiye’de demokratikleşmenin gelişmesi ve yasaların buna göre oluşmasıdır. Bunu böyle tartışmak lazım, gündemde tutmak lazım. İmha ve asimilasyon yöntemlerinde ısrar ederek demokratik entegrasyon olmaz. BMesela dikkat edin. Her gün Türk medyasında, ‘Bitti, bitirdik, terör, terörist’ böyle devam ediyor. Bu üslupla, bu söylemle, bu değerlendirmeyle olmaz.

Sen her gün bitti, bitirdik, tükettik, tükendiler, işte böyle dersen sana derler ki o zaman sen bunları bitirmeyi, yok etmeyi, imhayı, asimile etmeyi hedefliyorsun. O yüzden bu dilin mutlaka terk edilmesi lazım. Fakat tüm bunlardan önce elbette ki demokratik entegrasyon sürecinin nasıl yürüyeceğini netleştirmek lazım. Bu konuda herkesin çok iyi bilmesi gereken bir şey var. Bu entegrasyon sürecini tek bir kişi yapabilir. Önder Apo yapabilir. Demokratik entegrasyon süreci gelişecekse başka hiç kimsenin böyle bir gücü yoktur. Böyle bir potansiyeli yoktur. Kürt toplumu başka kimseyi dinlemez. Kürt halkı dinlemez. Gördük, daha iki gün önce sokak röportajları vardı. Ben mesela izledim. Amed’de yapılmıştı. Halkımız ne kadar bilinçli. Rojava’da mesela yapılmış sokak röportajları vardı, halkımız ne kadar bilinçli. O kadar kara propaganda, Önder Apo’ya dönük saldırılar var ama kesinlikle Önder Apo’nun liderliğinde, öncülüğünde, önderliğinde ancak adım atabileceğini, onunla ikna olabileceğini ortaya koyuyor.

‘Biz Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik sol kanadını oluşturabiliriz’

Bu bizim açımızdan, hareket olarak çok açık söyleyebilirim, kadınları mesela kimse ikna edemez. Önder Apo dışında Kürdistan Özgürlük Hareketi içerisinde PAJK’lı kadınları hiç kimse ikna edemez. O yüzden demokratik entegrasyon sürecini Önder Apo’nun birebir yürütmesi lazım. Onun konumunun belirlenmesi lazım. Bugün DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan bir çağrı yaptı; ‘Liderler zirvesi olsun. Liderlere çağrı yapıyorum. Bu konuyu tartışalım’ dedi. Gerçekten Türkiye’de Kürt sorununun çözümünü isteyen, bizim gerçekleştirdiğimiz stratejik değişikliği, bir strateji değiştirdik, silahlı mücadele stratejisine son verdik. Ve bunda samimiyiz. Bunun kalıcılaşmasını isteyenler sorumlu şahsiyetler bir araya gelmeli ve Önder Apo’nun pozisyonunu netleştirmelidir. Bu olursa demokratik entegrasyon olur, başarılır ve o zaman biz de şöyle söyleyebilirim.

Türkiye’de bir demokrasi boşluğu var. Demokrasi cephesi boşluğu var. Demokratik siyaset alanı boş. Nasıl ki Cumhuriyet’in kuruluşunda Kürtler dışlandı diyoruz, İslamcılar dışlandı diyoruz, Sosyalistler de dışlandı. Türkiye’de sol da dışlandı. Biz Türkiye’nin sol kanadı olmaya hazırız. Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik sol kanadını oluşturabiliriz. Bu konuda iddialıyız, birikimimiz de var. Bu Türkiye’ye çağ atlatır. Türkiye’yi çok ileriye taşır. Türkiye’deki bütün sorunlara, ahlaki, ekonomik, toplumsal tüm sorunlara çözüm ancak böyle bir gelişmeyle olur. Tek yönlü, sağ, milliyetçi gelişim Türkiye’yi tanınmaz hâle getirdi. Türk toplumunu Türklükten çıkardı. Ben Türkiye toplumunu biliyorum, tanıyorum. Türkiye insanı böyle değildi. Türkiye insanı tanınmaz hâle geldi. Kendi değerlerinden kopar hâle geldi.

Uyuşturucu kullanma yaşı sekize, dokuza indi. Sokaklar mafya alanına dönüştü. Bunu yapan bu gerçeklikti. Ama toplumculuk, sol, sosyalizmin açığa çıkaracağı sinerji, Türkiye’deki düşünce değişimi, evrimi, çatışması, düşünceler çatışsın, söylemler çatışsın. Bunlar karşı karşıya gelsin. Bunlardan daha iyisi, yenisi, daha güzeli açığa çıkar. Biz buna inanıyoruz. Bu temelde de sürecin gelişmesini ve komisyon çalışmalarını takip ediyoruz.

Ben de bu basın işleriyle biraz uğraştım geçmişte, biliyorum. Böyle hep derler ya bağımsız, özgür, medya falan, tarafsız. Geçmişte varsa bile günümüzde yok. Geçmişte olabilir ki o konuda da biraz şüpheliyim ama günümüzde öyle bağımsız, özgür, tarafsız basın yoktur. Hele Türkiye’de hiç yoktur. Özel savaş sistemi olarak kurulması, Kürtlere karşı imha savaşı içerisinde şekillenmiş olması, Türkiye Cumhuriyeti’nin var olan demokrasi kırıntılarını da demokratik kurumların kırıntılarını da ortadan kaldırmıştır. Şunu söyleyebilirim; Türkiye’deki medyanın hemen hemen çoğu, hemen hemen hepsi belli sermaye gruplarıyla çalışıyorlar. Belli iktidar gruplarıyla çalışıyorlar. Onların sözcülüğünü yapıyorlar. O anlamıyla da bu medya gruplarından, bu basın yapılarından, örgütlerinden objektif bir dil beklememek lazım. Ben beklemiyorum mesela. Öyle de izlemiyorum, öyle de bakmıyorum. Hepsinin temsil ettiği bir siyasal çizgiye, bir ideolojik dünya var, bir paradigma var.

Fakat şöyle derseniz niye böyle yapıyorlar, niye saldırıyorlar? Ben şöyle bir ölçü koyabilirim halkımız için. Kim böyle bir zehirli dil kullanıyorsa bilsinler ki orada bir darbe habitusu vardır. Bir darbenin yaşam alanı vardır. Darbe gerçekliğini yaşatmak isteyen bir yapı vardır. Bu dilin sahipleri öyle kendiliğinden konuşmuyorlar. Bunlar konuşturuluyorlar, bir yere bağlılar. O anlamıyla amaçları elbette ki hepsini söylemiyorum çok değerli gazeteciler de var. İsim de verebilirim gerekirse. Çok değerli gazeteciler var. Gerçekten bu sürecin gelişmesini isteyen aydın insanlar var. Türkiye’deki biraz korkuyla, biraz ürkeklikle de olsa gerçekten bu sürece katkı sunmaya çalışanlar da var. Fakat ‘ana akım medya’ denilen bu hâkim medya esasında iktidarın ve siyasi yapıların verdiği ayara göre konuşuyor. Bu konuyu hiç kimse bize şöyle diyemez; ya biz kontrol edemiyoruz, medya bağımsızdır. Bu hiç böyle değil. Amerika’da da böyle değil. Amerika’da, İngiltere’de, Almanya’da çıkan yayınlar da böyle değil. Onlar da bir iktidar kanadını ve siyasal çizgiyi temsil ediyorlar.

O anlamıyla siyasal yapılarla ilişki çerçevesinde değerlendiriyoruz. Bunların önemli bir kısmının şöyle bir hedefi var. Özel savaşın aparatı konumundalar. Sözde bu yayıncılıkla bizim üzerimize baskı kurduklarını düşünüyorlar. Onlara bu rol verilmiş. Türkiye toplumunun çözüme inanmasının önüne geçmek istiyorlar. Türkiye toplumunun Önder Apo’nun paradigmasından, bizden etkilenmesinin önüne geçmek istiyorlar, korkuyorlar. Bizim toplumumuzla, Türkiye toplumunun buluşmasını istemiyorlar. Eğer öyle olmasaydı ne olurdu mesela? Daha fazla bizim dünya görüşümüze yakın insanlar çıkabilirlerdi. Onlar da tartışmalara katılabilirlerdi. Görüşlerini özgürce, rahatça söyleyebilirlerdi. Bir iki kere çıkardılar mesela böyle insanları, böyle katılımcıları, biraz farklı konuştular, adeta linç edercesine saldırdılar. Özgür medya böyle olamaz ki. Herkes düşüncelerini özgürce söyleyebilir. Saygı görür, yanlış bir şey de söyleyebilir ama saygı görüyor mu görmüyor mu? Önemli olan budur. O anlamıyla mevcut medyanın durumunu böyle değerlendirmek doğru olur. Halkımıza da, dostlarımıza da böyle medyayı böyle izlemelerini tavsiye ediyorum. Böyle bilinçli bakmak lazım. Öyle bir özgür basın mevcut durumda yoktur.

Kadın özgürlüğüyle, kadının içinde bulunduğu durumla ilgilidir diyebilirim. Bu esas tartışmamız gereken konuların başında bu geliyor. Fakat öncelikle şunu söyleyeyim; 8 Mart atmosferine girdik. Dile getirdiğiniz problem, sorun, karşı karşıya kaldığımız vahşet, dehşet, 8 Mart’ı daha da önemli hâle getiriyor. 8 Mart biliyorsunuz dünya kadınlarının eylem günü. Evet, işçi kadınlarının, dünya emekçi kadınlarının, dünya kadınlarının mücadele günü olarak sembolleşti. Ben bu vesileyle tüm kadınların 8 Mart’ını şimdiden kutluyorum. Tüm kadınları kastik katil zihniyetine karşı mücadeleye çağırıyorum. Tüm kadınlar sokaklarda olmalı, meydanlarda olmalı, mücadele etmeliler. Fakat tabii sorun sadece 8 Mart’ta sokaklara çıkmak, eylem yapmak değil. Köklü sorunlarımız var. Kadınlar olarak çok ciddi saldırılarla, tehlikelerle karşı karşıyayız. Bunu anlamamız lazım, bunu çözmemiz lazım.

Dünyada herhalde kadın kadar çileli bir yaşama mahkûm edilmiş başka bir canlı yok. Canlı diyorum bakın, sadece tür olarak insandan bahsetmiyorum. En kahırlı yaşam kadına reva görülüyor. Çünkü şöyle bir şey var, dünya sistemi, mevcut erkek egemenlikli sistem, kadın köleliği üzerinden yükseliyor. Kadının mahkûm edildiği mülkiyet düzeni mevcut uygarlığın temeli. Eğer kadın bu düzenin bir parçası hâline getirilmese ya da onun bir nesnesi hâline getirilmese, bir sömürü nesnesi hâline getirilmese aslında bu sistem kendisini sürdüremez. Hem kadına hem kadının yarattığı tüm değerlere 30 bin yıl önce nasıl el koyulduysa günümüzde de aynı kastik katil zihniyetiyle, aynı katliamcı zihniyetle saldırı devam ediyor. İşte o gün elinde 30 bin yıl önce, elinde obsidyen taşı varsa, obsidyen silahı varsa onunla kadını katledip onu teslim aldıysa günümüzde de daha farklı araçlarla, tabancayla, bıçakla aynı katliamcı zihniyetle kadını köleleştirme ve mülkleştirme zinciri devam ediyor. Özde değişen bir şey yok, biçimde değişen şeyler var.

Türkiye toplumunda evet cinsiyetçilik var, o savaşçı karakterinden kaynaklı, toplumsal yapısından kaynaklı cinsiyetçilik vardı ama bu kadar saygısızlık asla yoktu. Bu kadar saldırı asla yoktu. Şimdi kadınları dediğiniz gibi katlediyorlar. Böyle bir dehşet düzeniyle karşı karşıyayız. Bu anlamıyla hem 8 Mart vesilesiyle hem de yaşananlar vesilesiyle kendi durumumuzu kadınlar olarak değerlendirmemiz lazım. Kadınlar olarak kaybedecek hiçbir şeyimiz yok. Biz bu zor ve şiddetle tutuluyoruz. Bu şiddet olmazsa aslında kadının özgürlüğe ihtiyacı, kadının özgürlük eğilimi, kadının toplumsallık eğilimi, başka bir sistem yaratacak, başka bir uygarlık sistemi yaratacak, başka bir modernite yaratacak. Ama dikkat edin günlük olarak kadına uygulanan faşizmle, kadın kırımıyla böyle bir sürecin parçası hâline dönüştürülüyoruz. O anlamıyla kadınlar olarak daha fazla bilinçlenmeye, örgütlenmeye, bir araya gelmeye, tartışmaya ihtiyacımız var.

‘Kadınlar olarak anti-kapitalist olmak lazım’

Bunun kapitalist sistemle bağı var. Kapitalizm döneminde kadın üzerindeki zulüm, baskı, şiddet farklı bir boyut kazanmıştır. Bunu görmemiz lazım. O yüzden her kadının antikapitalist olması lazım. Kapitalizmin kadına sunduğu tek bir özgürlük var, ‘kendini pazarlama özgürlüğü.’ Eğer bir kadın yaşayacaksa, ayakta kalacaksa, kendisini iyi bir şekilde pazarlayabilirse kendisini iyi bir şekilde sunabilirse ayakta kalabilir. Tek sunulan özgürlük budur. Bu çok ağır bir durumdur. Kadının metalaşması, meta hâline gelmesi ve bunu içselleştirerek sürdürmesi çok ağır bir durumdur. Bu anlamıyla kadınlar olarak kesinlikle antikapitalist olmamız lazım. Kapitalizme karşı en aktif mücadeleyi kadınlar cephesinden yürütmemiz lazım. Dikkat edin bugün en ufak bir eşyanın bile sunumu kadınla birlikte yapılıyor.

O Özbek iki kadına yapılan olaydan bahsetmiyorum, onun öncesi de vardı mesela. Biraz bunlar sembolik olaylar oluyor ve topluma bununla mesaj veriliyor. Ama onun dışında da kadınlar olarak her şeyimiz paramparça. Duygumuz parçalanıyor, düşüncemiz parçalanıyor, bedenimiz parçalanıyor, her bir parçasına ayrı bir fiyat biçiliyor, ayrı bir sunum oluyor. Ama kadın kayboluyor, kadın yok. Kadın olarak kimliğimizi kaybediyoruz. Kadın olarak varlığımızı, kim olduğumuzu, ne olduğumuzu, ne istediğimizi, değerimizi, biz bunu kaybediyoruz bu sistem altında. O yüzden bizim kadınlar olarak bu 8 Mart’a bu bilinçle yaklaşmamız gerekli ve kesinlikle kapitalizme karşılık temelinde bilinçlenme, örgütlenme, birbirine sahip çıkma mutlaka olmalı.

TJA’nın da bu çerçevede yaptığı bir açıklama oldu. 8 Mart’ın startını verdiler. Ben tüm Kürt kadınlarını bu çerçevede eyleme davet ediyorum, sokaklara davet ediyorum. Şöyle bir gerçekliğe de dikkat çekerek tamamlamak istiyorum. İktidarlar, egemenler, erkek egemenliği yönetim olgusunu kadın üzerinden hep deneyerek yürütmüşler. Toplumu da toplumun geneline de kadın gibi yaklaşıyorlar. Kadınsılaştırıyorlar, karılaştırıyorlar. Önder Apo’nun tespitiyle söyleyeyim. Şu anda Kürt toplumunun özgürlüğüyle, Kürt toplumunun varlık mücadelesiyle, Kürt kadının özgürlük ve varlık mücadelesi, kimlik mücadelesi, var olma mücadelesi birlikte yürüyor. O yüzden Kürt kadını her zamankinden daha fazla Önder Apo’ya, Önder Apo’nun temsil ettiği demokratik sosyalizm çizgisine, onun gösterdiği kurtuluşa katılmalı ve çevresini de katmalı. Genç kızlarımız mesela gerçekten heder olmamalı. Genç kızlarımız bu katliamcı kültür altında parçalanmamalı.

‘Türkiye kadın hareketi sürece daha aktif katılmalı’

Bu temelde ben tüm Kürt kadınlarına böyle bir çağrı yapmak istiyorum. Türkiye’deki feminist hareket, Türkiye’deki kadın hareketleri açısından da bir çağrım var. Barış ve demokratik toplum süreci başladıktan sonra Türkiye’deki kadın hareketinin bu sürece daha güçlü sahip çıkmasını bekliyordum. Fakat bu konuda böyle biraz ketum davranma hâli devam ediyor. Oysa ki cinsiyetçilik milliyetçiliği, milliyetçilik militarizmi, militarizm bir döngü olarak cinsiyetçiliği sürekli geliştirir. Eğer Türkiye’de, Türkiye toplumunda aydın kadınlar, feminist kadınlar gerçekten Türkiye’de barış isteyen kadınlar varsa ve bu kadınlar bir rol almak istiyorlarsa barış ve demokratik toplum sürecinde daha aktif yer almalılar. Bu sürece sahip çıkmalılar. Çünkü bu aynı zamanda özellikle Türkiye kentlerinde kadına dönük cinsiyetçiliğin nedeni olan savaşın ortadan kalkmasını sağlayacak.

Kürdistan Özgürlük Hareketi, Önder Apo’nun ortaya koyduğu kadın özgürlük çizgisi ve ideolojisi Kürdistan’da genel olarak toplumda çok ciddi bir bilinçlenme açığa çıkardı. Özgür oldu demiyorum. Özgürlük ayrı bir şey. Ayrı bir zeminde tartışmamız gereken bir şey. Ama hem kadında hem erkekte çok önemli bir bilinçlenme var. Mesela Kürdistan’da kadınlar kadar erkekler de “Jin, jiyan, azadî” sloganıyla şimdi meydanlara çıkıyorlar. Rojhilat’ta çıkıyorlar, Başûr’da çıkıyorlar, Rojava’da çıkıyorlar.

Rojava’da bir savaşçı kadının saç örgüsüne yönelik saldırıyla nasıl bir infial ortaya çıktı? Kürt toplumu yedisinden yetmişine tepki gösterdi. Yetmiş yaşındaki bir dede eşinin saçını sembolik olarak örüyordu. Ama bu kırıldı. Böyle bir gerçeklik var.

Şunu demek istiyorum; sosyal devrim, sosyal gelişme, ilerleme Kürdistan’da Önder Apo sayesinde gerçekleşti. Bu var. Yeterli değil. Hâlen geri zihniyet var. Hâlen erkek egemenliğiyle mücadele etme gereği var. Hâlen bunun sistem kazanması ihtiyacı var. Fakat Türkiye daha ağır bir tablo yaşıyor. Buna gelmek istiyorum. Türkiye toplumundaki cinsiyetçilik ile Kürdistan’daki imha ve soykırım savaşı arasında yakından bağlantısı var. Ona karşı çıkmak Türkiye’deki kadının özgürlüğüne sahip çıkmak demektir. Orada savaşa hayır demek Türkiye’de kadın özgürlüğünü istemek demektir. Böyle bir diyalektik ilişki var. Bunun çok iyi anlaşılması lazım. Bu temelde Türkiye’li kadınları da hem barış ve demokratik toplum sürecine sahip çıkmaya, Önder Apo’yu anlamaya, kadın özgürlük çizgisi etrafında başta Kürt ve Türk kadınları olarak bir araya gelmeye ve Türkiye’yi yeniden inşa etmeye çağırıyorum.

‘Kürdistan gençliği Önder Apo’yla çalışmaya kendisini daha iyi hazırlamalı’

27 yıl önce Uluslararası Komplo’yu gerçekleştirenler Önder Apo’yla Kürdistan’daki gençlik arasına mesafe koyacağını düşündü aslında. Fakat uluslararası komploya karşı mücadele içerisinde yetişen gençlik çok daha yüksek bilinçli bir gençlik olarak açığa çıktı. Bunu son eylemlerde de gördük. Avrupa’da, Rojava’da, İstanbul’da, Amed’de, Batman’da, Wan’da, Rojhilatê Kürdistan’da, Başûrê Kürdistan’da gençler kafile kafile örgütlendiler, Rojava’yı savunmaya gittiler. Demek ki Kürdistan gençliği şahsında demokratik ulus çözümü kazanmıştır. Bu zihniyet gerçekleşmiştir. O anlamıyla şunu söyleyebilirim. Kürdistan gençliğinde Önder Apo karşısında çok önemli bir duyarlılık var. Çok önemli bir bilinçlenme var. Fakat şunu söylemek istiyorum Kürdistan gençliği açısından daha fazla Önder Apo’yu tanımaları lazım. Duygusal bir bağlılık var, ulusal bilinç ve demokrasi mücadelesi içerisinde kendine öncülük biçme var. Bu elbette ki geleceğimizi garanti altına aldığımızı gösteriyor.

Gelecek gençlik şahsında garanti altına alınmıştır. O anlamıyla şunu da çok iyi bilmeleri lazım. Önder Apo aslında hep şunu söyledi geçmişte; Suriye’de yürüttüğü eğitim çalışmaları açısından başka bir mevzide de bu çalışmalara devam edebilirdim. Fakat Kürdistan gençliğinin eğitim ihtiyacı beni bu mevzide tuttu dedi. Önder Apo hep gençlerle çalıştı. Bundan sonra da Önder Apo gençlerle çalışacak. Kürdistan gençliği Önder Apo’yla çalışmaya kendisini daha iyi hazırlamalı, daha iyi motive etmeli ve bu konuda kendisini daha fazla geliştirmeli. Böyle olursa demokratik modernite kazanacak, demokratik sosyalizm kazanacak, demokratik ulus kazanacak, Kürdistan gençliği kazanacak.”