Halep saldırısı, bölgesel pazarlıklar ve kadınların öfkesi
Kadın savaşçıların ve kadınların hedef alınması, bedenlerinin teşhir edilmesi ve onurlarının ayaklar altına alınmak istenmesi, yalnızca bir savaş suçu değil; aynı zamanda kadın özgürlüğüne karşı yürütülen ideolojik bir saldırıdır.
ROJBÎN DENİZ
Tarihin tozlu sayfalarında, Osmanlıların Halep–Minbiç hattında halkı sindirmek amacıyla yaklaşık 90 bin insanı katlettiği, kesilen başların yol boyunca asılarak tüm bölgeye bir güç ve korku gösterisi yapıldığı aktarılır. Bölgenin tarihsel hafızası, Osmanlı döneminde yaşatılan bu travmaların etkisinin halen sürdüğünü ortaya koymaktadır. Bugün yaşananlar da özünde bundan çok farklı değildir. İki Kürt mahallesi ve yaklaşık beş yüz bin Kürt, bir kez daha doğrudan hedef haline getirilmiştir. Orta Asya’dan getirilen çeteler, Türkiye’nin özel harekat güçleri ve ileri askeri tekniklerinin desteğiyle, Kürtleri tasfiyeye yönelik kapsamlı bir saldırı yürütmektedir.
Suriye tarihinde Osmanlılara karşı ilk büyük ayaklanma Araplar tarafından gerçekleştirilmiş ve bu süreç “Arap Devrimi” olarak adlandırılmıştır. Bu ayaklanma doğrudan Osmanlı yönetimine karşı gelişmiştir. Ardından gelen ikinci büyük ayaklanma ise Fransız sömürgeciliğine karşı yaşanmıştır. Bugün Halep’te yaşananlar, Türk devletinin Arap unsurları kullanarak, Orta Asya kökenli çetelerle ve doğrudan Türkiye ordusunun katılımıyla yürüttüğü saldırıların yeni bir biçimi olarak değerlendirilmektedir.
Bu saldırıların nasıl bir karşılık bulduğu ise Halep’te Asayiş güçleriyle birlikte iki mahallenin Kürt, Arap ve Süryani sakinlerinin sergilediği ortak direnişte açıkça görülmüştür.
Orada her şeyi gördüler
Halep’te savaşan Asayiş güçleri, halk ve hatta çocuklar, “Biz orada her şeyi gördük” diyor. Yıllardır çetelere karşı savaşmış deneyimli savaşçılar, iki mahalleye yönelik saldırıları gerçekleştirenlerin yalnızca DAİŞ, El Nusra, El Kaide artıkları olan HTŞ ve SMO çetelerinin olmadığını; bunlarla birlikte Türkiye’nin özel harekât güçlerinin de saldırılara fiilen katıldığını aktarıyor. Bu saldırı tarzı Efrîn sürecinden tanıdıktı: Tankların arkasında ilerleyen, maskeli, sahip oldukları ileri teknikleri kullanmaktan çekinmeyen profesyonel birlikler. Bunun yanı sıra saldırıya katılan çetelerin büyük bölümünün Orta Asya’dan getirilen çeteler olduğu, yüzlerinden ve konuşmalarından açıkça anlaşılıyordu. Onlara çok yakın mesafede bulunmamız sayesinde konuşmalarını ve hareketlerini takip edebiliyor, saldırıları gerçekleştirenlerin kimler olduğunu net biçimde tespit edebiliyorduk. Gördüğüm bir savaşçı kolundan yaralanmıştı; yaralı halde hastaneye, yanında savaşan Arap bir arkadaşı sayesinde ulaşabilmişti. O savaşçı, Asayiş güçleri içinde Kürtlerle omuz omuza savaşan Arap savaşçıların da bulunduğunu anlattı. Zaten mahallelerimizde Araplar da yaşıyordu. Onlarla kolektif bir yaşam sürüyor, saldırı anlarında da birlikte, omuz omuza direniyorduk. Asayiş güçlerinin fedai direnişi yalnızca Kürtleri değil, tüm halkları derinden etkiledi ve yeni bir mücadele ruhu yarattı.
Yıl başına girilmeden önce bölgede genel bir beklenti hâkimdi; herkes olumlu gelişmelerin yaşanacağını düşünüyordu. Hatta Mazlum Abdi, Kuzey ve Doğu Suriye için müjdeli bir açıklama yapacağını kamuoyuna duyurmuştu. Ancak süreç, 4 Ocak’ta gerçekleştirilen kritik toplantıyla birlikte bambaşka bir yöne evrildi. Bu toplantıda Colani yer almadı; öncesinde Colani’ye yönelik bir suikast girişimi gerçekleştiğine dair bilgiler kulislere yansıdı. Toplantıyı fiilen yöneten ve kendisini karar mercii olarak konumlandıran sözde Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani, kapalı kapılar ardında yürüttüğü görüşmelerin ardından süreci sonuçsuz bıraktı. Ardından Fransa’da yapılan temaslar, saldırıların devam edeceğine dair açık bir mesaj niteliği taşıdı. Güçlü bir olasılık olarak; Suriye’nin güneyinin İsrail’e bırakılması karşılığında Halep’e ve hatta Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırılara onay verildiği ortaya çıktı. Nitekim Şeybani’nin İsrail, ABD, Fransa, Suudi Arabistan, Katar, Türkiye ve Barzani’ye özellikle Halep’e yönelik saldırılar nedeniyle teşekkür ettiği yönündeki bilgiler bu tabloyu daha da güçlendirdi. “Yanımızda durduğunuz için teşekkür ederiz” ifadesi ise ister istemez şu soruyu gündeme getirdi: Nasıl bir duruş, nasıl bir destek?
Görünen o ki İsrail, ABD ve Fransa; Suriye’nin güneyinin İsrail’e bırakılması karşılığında bu saldırılara onay verdi. Suudi Arabistan ve Katar’ın da bu pazarlıkta rol oynadığı kuvvetle muhtemeldir. Ancak asıl tartışılması gereken, Türkiye ve Barzani’nin bu denklemdeki konumudur. İsrail’in Suriye’nin güneyini fiilen kontrol altına almasına onay mı verildi? Bunun karşılığında Kürtlere yönelik saldırılar mı meşrulaştırıldı?
Türkiye, 10 Mart Mutabakatı’nı en başından itibaren kabul etmedi. Özerk Yönetim ile HTŞ’nin uzlaşmaması için yoğun bir diplomatik çaba yürüttü. Bu sürecin merkezinde ise Hakan Fidan yer aldı. Oysa 10 Mart Mutabakatı; tüm tarafların rızasına dayanan, Suriye’nin tüm bileşenlerinin katılımıyla demokratik bir Suriye’nin inşasına kapı aralayabilecek nitelikteydi. Başka bir ifadeyle bu mutabakat, Suriye’yi demokratikleşme ve gerçek anlamda tüm bileşenlerin kendini içinde bulacağı bir devletleşme yoluna sokabilecek potansiyele sahipti. 10 Mart Mutabakatı anayasal değişiklikleri de içermekteydi. Buna karşın Türkiye, Suriye’yi ısrarla çete yapılanmaları içinde tutarak kendi bölgesel ve siyasal emelleri doğrultusunda kullanabileceği bir yapı halinde muhafaza etmek istemektedir. Suriye’de yaşayan halkları, inançları ve kadınların kabul etmeyen bir devlet düzeneği kurmakta ısrar edilmekte. Bugün ortada hukuki işleyişi olan bir devlet dahi yokken, adeta bir “devletçilik oyunu” oynanmıştır. Yapılan anlaşmaların hangi devlet adına, hangi meşruiyetle yapıldığı belirsizdir. Buna rağmen dış güçler, medya ve diplomasi kanallarını devreye sokarak bu süreci meşruymuş gibi göstermeye çalışmıştır.
Kravatlı Faşistler
Şeybani ve Colani üzerinden kamuoyuna servis edilen “Suriye devleti” imajı, dış güçlerin bölgedeki siyasi ve askeri hesaplarını hayata geçirmek için kullandığı bir araçtan ibarettir. Sahada kullanılan çete yapıları ise en başından itibaren dış güçlerin, özellikle de Türkiye’nin eliyle inşa edilen siyasal İslamcı yapılardır. DAİŞ, El Kaide ve El Nusra adlarıyla sahaya sürülen tecavüzcü yapılar; Kobanê, Rakka ve Halep’in Şêx Meqsût ile Eşrefiyê mahallelerinde sergilenen direniş karşısında başarısızlığa uğramıştır. Bu başarısızlığın ardından Kasım 2024’te yeni bir strateji devreye sokulmuş; Suriye’yi bütünüyle kontrol altına alma hedefiyle bu yapılar HTŞ-SMO adı altında “meşrulaştırılmaya” çalışılmıştır. Bugün kravat takmış halleriyle karşımıza çıkan bu yapılar, gerçekte yukarıda adı geçen devletlerin zihniyetinin sahadaki yansımasından başka bir şey değildir. Şeybani, Colani ve Hakan Fidan arasında özde bir fark gören varsa, bunu açıkça ortaya koymalıdır. Kravat, ne demokrasi ne de uygarlık göstergesidir; yalnızca vahşetin yeni ambalajıdır.
Burada temel soru şudur: Hiçbir meşruiyeti olmayan yapılarla yapılan anlaşmaların geçerliliğini kim belirlemektedir? Bu onay hangi merkezden verilmektedir? Tüm süreçlerin tek bir merkezden yönetilmesi, kapsamlı ve planlı bir stratejinin devrede olduğunu açıkça göstermektedir. Suriye’nin güneyinin bu şekilde İsrail’e bırakılması ve İbrahim Anlaşmalarına katılımın bu eksende gündeme getirilmesi bu planın parçalarıdır. Halep’e yönelik soykırım saldırıları da bu bütünün ayrılmaz bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. Golan bölgesi fiilen Suriye haritasından çıkarılmıştır. İsrail’in temel şartı nettir: “Türkiye sınırımızda olmamalı.” Türkiye de HTŞ üzerinden Halebi ve hemen aşağısında yani sınır hattında bulunan Efrîn’i gündeme getirmiştir. Halep’in; Uygur, Çeçen, Türkmen ve Özbek çete ve ailelerine bırakılması planı bu çerçevede tartışılmaktadır. Bu süreçte Halep, Efrîn ve sınır hatlarının Türkiye ve ona bağlı çete yapılarına devredilmesi hedeflenmektedir. Suriye’nin orta bölgeleri de HTŞ’nin kontrolüne bırakılırken, Kürtler zayıflatılmış, Arap unsurlarla sürekli çatışma potansiyeli taşıyan bir konuma mahkûm edilmek istenmektedir. Türkiye ise hem iç hem de dış politikada Kürtleri dışlamak adına bu planın kurucusu ve tüm etkenleriyle onay veren tarafı olmuştur. Halep’te altı gün süren saldırılar ve buna karşı sergilenen güçlü direniş, bölgede yürütülen büyük oyunu bir kez daha görünür kılmıştır. Bu saldırılar; Türkiye ordusuna bağlı maskeli özel kuvvetler, ileri askeri teknikler, İHA ve SİHA’lar ile birlikte DAİŞ, El Kaide, SMO ve bunların çatı örgütü olarak sunulan HTŞ eliyle gerçekleştirilmiştir. Halep’te yaşananlar, bu planın sahadaki açık yansımasıdır. Türkiye devleti, daha önce çete yapıları üzerinden yürüttüğü saldırılardan sonuç alamayınca bu kez doğrudan kendi ordusunu devreye sokmuştur. Sahada görülen maskeli unsurların önemli bir kısmının Türkiye’ye bağlı özel kuvvetler olduğu ifade edilmektedir. Bu saldırıların sonucunda 150 bin Kürt yerinden göçertildi, katledildi, yaralandı. Halep’te yapılanlar insanlık dışı bir suçtu ki bu insanlık suçu hala işlenmeye devam ediliyor. Dünya ise bunun karşısında sessiz ve var olan plana onay vermiş gibi duruyor. Bu haliyle Suriye, giderek manda bir yapıya dönüştürülmektedir. Ülke fiilen birçok parçaya ayrılmış durumdadır. Ortaya çıkan tablo, Filistin için öngörülen manda düzenine büyük ölçüde benzemektedir. Colani yönetimi, İsrail, ABD ve İngiltere tarafından şekillendirilmiş bir yönetim olarak öne çıkmaktadır. Nihai amaç; Suriye’yi bölerek yönetmek ve manda bir rejim inşa etmektir. Türkiye’nin 10 Mart Mutabakatı’nı reddetmesi ve Kürtleri yalnızca “terör” etiketiyle tanımlaması, bu planın devamı niteliğindedir. Kürt Halk Önderliği’nin işaret ettiği “norm dışı devlet” tanımı, bugün somut biçimde bölgede karşımızda çıkmaktadır. Norm dışı yapıların dış güçlerle birlikte yürüttüğü bu süreç, halklara ve tüm bölgeye yönelik bir darbe mekaniğinin devrede olduğunu göstermekte.
QSD’nin Halep’e doğrudan müdahil olmaması ise bu oyunu görmesinden kaynaklanmaktadır. Asıl amaç, Kürtleri Araplarla karşı karşıya getirerek bölgeyi bir savaş alanına çevirmekti. Colani’nin Mısır’da yaptığı ve Arap milliyetçiliğini körükleyen açıklamaları da aynı hedefe hizmet etmektedir. Özerk Yönetim bu tuzağa düşmemiştir. Bu noktada sergilenen sağduyulu tutum, halklar açısından hayati bir öneme sahiptir. Gelinen aşamada Kürt halkı, ulusal kimliği etrafında daha güçlü biçimde kenetlenmektedir. Türkiye’nin saldırgan politikaları, Türk-Kürt kardeşliği söylemini Kürt halkının vicdanında geçersiz kılmıştır. Kürt halkı, bu saldırıların sürmesi halinde karşı duracaklarını açık bir şekilde ifade etmektedir.
Kadınlara karşı öfkenin patenti egemenlere ait
Ortada olan oyun, Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmeye dönük adımların bütünüdür. Bu dizaynın temel hedefi; öngörülen bir manda düzeni kurmak ve İsrail’in güvenliğini garanti altına almaktır. Kurulmak istenen bu sistemde halkların direnişine ve kadınların kendi kimlikleriyle varlık bulmalarına yer yoktur. Zaten manda rejimi denilen şey, İsrail, İngiltere ve ABD güdümünde şekillenen bir bölge siyasetinin parçası olmayı öngörmektedir. Böyle bir tabloda demokrasiden, halkların, kadınların ve inançların özgür varlığından söz etmek mümkün değildir. Tam da bu nedenle, yaklaşık on dört yıldır süren Rojava Devrimi büyük bir anlam taşımaktadır. Kadınların öncülüğünde gelişen bu devrim, yalnızca Kürt halkı için değil, tüm bölge için güçlü bir ilham kaynağı olmuştur. Kadınlar, kolektif mücadele anlayışını Rojava deneyimi üzerinden geliştirerek yeni bir toplumsal model ortaya koymaktadır. Bu duruş, egemen güçlerin inşa etmek istediği “yeni Ortadoğu”nun önündeki en büyük engellerden biridir. Bu açıdan bugün bölgede yürütülen her savaşı yalnızca askeri değil, aynı zamanda ideolojik bir mücadele olarak okumak gerekir. Ortada iki çizginin savaşı vardır: biri halkları ve kadınları yok sayan egemen çizgi, diğeri ise kadın özgürlükçü ve halkların ortak yaşamını esas alan çizgi. Şeybani’nin Halep saldırıları nedeniyle ABD, Fransa, Suudi Arabistan, Katar, Türkiye ve Barzani’ye teşekkür etmesi, bu ideolojik saflaşmayı açık biçimde ifşa etmiştir. Halep’te kadın özgürlükçü çizgiye karşı yürütülen savaş, egemen zihniyetin halkları ve kadınları hedef alan karakterini net biçimde ortaya koymuştur. Kadın savaşçılara yönelik sergilenen vahşet, bu zihniyetin en çıplak halidir. Kadınların hedef alınması, bedenlerinin teşhir edilmesi ve onurlarının ayaklar altına alınmak istenmesi, yalnızca bir savaş suçu değil; aynı zamanda kadın özgürlüğüne karşı yürütülen ideolojik bir saldırıdır.
Deniz ve Ziyad’ın hikayesi
Halep’teki efsanevi iki kahramanın hikâyesi bize yaşananların özetini sunuyor. Halep’te Komutan Ziyad ve Deniz’in direniş hikâyeleri öne çıkıyor; bu iki isim, tüm savaşçıların fedai ruhunu yansıttı. Deniz, bir suikastçı olarak konumlandığı noktadan onlarca çeteyi öldürdü ve son mermisini kendisi için sakladı. Kendini vurduktan sonra onu bulan çeteler intikamlarını almak için bedenini bir binanın üçüncü katından aşağı attılar.
Deniz’in bedenine yapılanlar, erkek zihniyetinin içinde beslediği kastik katilin kendini dışavurumu; günümüzde güncellenmiş hâli olarak okunabilir. Deniz’e yapılanlar ile daha önce çetelerin saçlarını çekerek şiddet uyguladığı ve daha sonra kurtarılan YPJ savaşçısı Kurdistan Amed’e ait görüntülerin bugün yeniden yoğun biçimde servis edilmesi tesadüf değildir. Bunun açık bir anlamı vardır: Kadınlara ve kadınların DAİŞ çetelerine karşı verdiği başarılı mücadeleye yönelik bilinçli bir mesaj verilmektedir. Bu görüntüler kasıtlı olarak dağıtılarak çetevari sistemlerin meşruluğu geliştirilmeye çalışılıyor. Kadınlara, Kürt toplumuna ve Kuzey ve Doğu Suriye’de inşa edilen demokratik, kadın özgürlükçü paradigmaya verilen bu mesajı görmek ve doğru yerinden okumak gerekir. Bu savaşın ideolojik ve çizgisel olarak neyi hedeflediğini kavramadan genel resmi görmek ve sağlıklı bir analiz yapmak mümkün değildir. Yine Deniz’in kahramanlığını ve direnişini hedef alarak, din adı altında hakaret edenler de aynı merkezden, aynı zihniyetten beslenmektedir. “Kadınların savaşta ne işi var, gidip evlerinde otursunlar” diyen siyasal İslamcı yapılanmaların bir parçası olarak hareket eden Başur Kurdistanlı Mezher Xorasani gibi dinci figürlerin, Deniz ve onun çizgisinde mücadele eden kadınlara hakaret etmesi kabul edilemez. Bu tutumun, DAİŞ artığı çetelerin Deniz’in bedenini üçüncü kattan atmasından hiçbir farkı yoktur. Yine Türkiye açısından da her geçen gün güçlenen Kürt ve kadın düşmanlığının, en çok katliamlardan, kandan, tecavüzden ve yok etmeye odaklanan bir sistemden beslendiği bir kez daha tescillenmiş oldu.
Halep’de de göründüğü gibi sadece savaştan ve yok etmekten beslenen kadın düşmanı zihniyete karşı mücadeleye rengini veren özgürlükçü erkek duruşu olarak da Ziyad’ı görmek gerek. Heval Ziyad, halkı için bedenini siper yapıp fedaice duruşunu şu ifadelere sığdırır, “Bizim için direnişten öte bir tek şehadet vardır” diyerek düşmanın üzerine gider. Suriye şahsında bölgede mevcut veya oluşturulmak istenen düzen kendini bu saldırılarla ele veriyor. Deniz ve Ziyad’in hikâyeleri, ideolojileriyle savaş üreten, halklara ve kadınlara soykırımı reva gören sistemlere karşı net bir duruştur. Onlar aynı zamanda mücadeleleriyle oluşturulmak istenen manda Suriye planlarını deşifre edenlerdir. Onlar, halkların sembolü olarak ölümsüzleşmişlerdir. Bugün Suriye’de Durziler, Aleviler ve Sünniler de bu ruha sahip çıkıyor. Bu gerçek, geleceği hesaplarken dikkate alınması gereken bir realiteyi ortaya çıkartmıştır.