Kürt soykırımı: Enfal’den bugüne hafıza politikaları (1)
Geçmişte Kürtlere karşı işlenen soykırım suçlarının boyutlarını belgelemeye yönelik girişimler, Kürdistan'ın tüm bölgelerinin hem bugün hem de gelecekte bu trajedinin tekrarı riskiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
ŞÎLAN SEQİZÎ
Haber Merkezi- Irak Kürtlerinin tarihindeki en karanlık dönemlerden biri olan Enfal katliamları, sadece geçmişin değil, günümüzün de canlı bir yarası olarak varlığını sürdürüyor. Saddam Hüseyin rejimi tarafından 1988 yılında gerçekleştirilen sistematik soykırım, yüz binlerce Kürt’ün yerinden edilmesine, toplu infazlara ve kimyasal saldırılara yol açtı. Bugün, yıllar sonra bile toplu mezarların ortaya çıkarılması ve kurbanların kimliklerinin tespit edilmesi süreci, hem tarihsel adaletin sağlanması hem de hayatta kalanların haklarının korunması açısından büyük öneme sahip. Bu haber, Enfal’de yaşamını yitirenlerin toplu mezarlarının bulunması, belgelenmesi ve adli tıp sürecindeki zorlukları inceleyerek, tarihsel adaletin sağlanmasına dair kapsamlı bir perspektif amacıyla hazırlandı.
Kürtlere karşı işlenen soykırım suçlarının boyutlarını gün yüzüne çıkarmak için çalışmalar sürerken, halk hala günümüzde de soykırıma maruz kalıyor ve bu trajedi tüm Kürdistan’da yayılıyor. Bu trajedi, özellikle Doğu Kürdistan’da, örneğin Kirmaşah ve Şabad (Batı İslamabad) bölgelerinde, ülkede devam eden protestolar sırasında yurttaşların sistematik şekilde katledilmesiyle de kendini gösteriyor. Dehşet verici toplu mezar görüntüleri, boyutları hala tam olarak anlaşılmamış bir suçun varlığını ortaya koyarken, aynı zamanda Rojava Kürdistanı, İslamcı bir devlet tarafından yeniden soykırıma uğramaktadır. Kürtler, modern tarihte İslamcı devletler ve gruplar tarafından gerçekleştirilen soykırımın en meşru hedefi olmuştur.
Enfal: Sistematik bir soykırım projesi
1988’de Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak Baas rejimi tarafından gerçekleştirilen "Enfal" operasyonu, çağdaş Ortadoğu tarihinin en vahşi soykırım ve ‘etnik temizlik’ örneklerinden biridir. Bu askeri-güvenlik operasyonu, Ali Hasan el-Mecid (diğer adıyla Ali Kimyavi) liderliğinde, Kuzey Irak’taki Kürt bölgelerini her türlü direnişten veya Kürt kimliğinden "arınmak" amacıyla yürütülmüştür. Devlet, ideoloji ve politik bağlamlarla şekillenmiş bu soykırım, Kürtler için hala tekrar edilebilir bir tehdit niteliğindedir. Bu tür uygulamalar, IŞİD’in Şengal’de ve Türkiye’nin Rojava’daki girişimlerinde tekrarlandığı gibi, benzer ideolojik ve siyasi destekle yeniden yaşanmıştır.
Enfal sürecinin sekiz aşamasında 4 binden fazla köy tahrip edilmiş, yüzbinlerce insan yerinden edilmiş, en az 100 bin Kürt –çoğunluğu sivil, kadın, çocuk ve yaşlılar– kaçırılmış, infaz edilmiş veya diri diri gömülmüştür. 1993’te İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporuna göre, Irak’ın güney çöllerinde birçok toplu mezar bulunmuş ve bu durum, halkı “yok etme” projesinin planlı bir parçası olduğunu açıkça göstermiştir.
Kimyasal silahlar, özellikle Helebce’ye yapılan kimyasal saldırıda, bu baskı stratejisinin temel bir parçası olmuştur. Mart 1988’de Helebce’deki kimyasal saldırıda yaklaşık 5 bin sivil hayatını kaybetmiştir. Sinir gazı ve hardal gazı kullanımı yalnızca bir savaş suçu değil, aynı zamanda devletin mutlak vahşiliğini gösteren bir kanıt olmuştur.
Enfal yalnızca tarihi bir olay değil, Kürt halkının sistematik yok edilmesini amaçlayan ideolojik bir proje olarak günümüze kadar canlı bir belgedir. Baas hükümetinin iddialarının aksine, savaşın bir sonucu değil, sistematik bir soykırım projesidir. Bu suç, Kürtlerin kolektif hafızasında hala canlıdır ve Enfal’den etkilenen bölgelerde etkileri devam etmektedir.
Toplu mezarların keşfi: Hala yargılanmakta olan bir hafıza
Baas rejimi 2003’te düştüğünde, Irak’ın karanlık bir sayfası ortaya çıktı: Ülke genelinde yüzlerce toplu mezar, yıllarca süren baskı, soykırım ve sistematik tasfiye belgeleri olarak duruyordu. Ancak resmi adalet kampanyası olması gereken bu süreç, yavaş, plansız ve bazen siyasallaşmış bir proje haline geldi; bazıları hala gerçeği korkutucu buluyordu.
Irak Toplu Mezar Komisyonu’nun resmi raporlarına göre, 2003’ten bu yana 200’den fazla toplu mezar keşfedilmiştir. Sadece Mısan (el-Muthanna) ilindeki Tel Şahiye bölgesinde 50’den fazla mezar kaydedilmiştir; çoğu Enfal’de yaşamını yitirenlere ve 1980-90’lı yıllarda Şii ayaklanmalarının bastırılmasına aittir. Ayrıca Samava çölü ve Diyala çevresinde, Irak ordusunun özellikle Kürtlere karşı gerçekleştirdiği toplu infazlara ait mezarlara dair kanıtlar bulunmuştur.
Cenazelerin çıkarılması, büyük ölçüde uluslararası adli tıp ekipleri ve BM Irak Yardım Misyonu (UNAMI) ve Kayıplar İçin Uluslararası Komite (ICMP) gibi kuruluşların yardımıyla gerçekleştirilmiştir. Ancak ilerlemenin yavaş olması, kaynak eksikliği ve bazen siyasi engellemeler nedeniyle, kurbanların kimliği yalnızca küçük bir oranda tespit edilebilmiştir. Pek çok aile hala yanıt beklemektedir. Siyasi iradenin yokluğu, güç tekeli ve etnik-dini pazarlıklar, süreci sembolik bir operasyon haline getirmiştir. Saddam sonrası Irak hala bunun etkilerini yaşamaktadır ve adaletin doğması gereken topraklar sessizliğin kurbanıdır.
Adaletin laboratuvarlara teslimi
Irak’taki toplu mezarların keşfi, belgelenmesi ve yaşamını yitirenlerin kimliğinin tespit edilmesi, dünya çapında siyasi olarak en karmaşık ve hassas geçiş dönemi adaleti projelerinden biri. Adli deliller sadece bilimsel bir araç değil, Baas rejimi tarafından işlenen sistematik suçların ve sonrasındaki adalet eksikliklerinin canlı belgeleri.
Cenaze çıkarma süreci, Uluslararası Kayıplar Komitesi (ICMP) ve Latin Amerika Adli Tıp Ekibi (EAAF) gibi kuruluşlarla işbirliği içinde uluslararası standartlara uygun şekilde yürütülmüş; mezar yerinin belgelenmesi, toprak katmanlarının kaldırılması, cenazelerin durumunun kaydedilmesi ve fiziksel-biyolojik delillerin (kemik, giysi, mermi, kimyasal paketleme vb.) toplanmasını kapsamıştır.
Çoğu kişinin ölüm nedeni, kafatası veya omurga delikleri, boğulma izleri, diri diri gömülmeye bağlı kırıklar ve kemiklerdeki kimyasal bulaşma (Halepçe örneği) gibi kanıtlarla belirlenmektedir. Bu adli belgeler sadece tarihi hafıza değil, aynı zamanda soykırım faillerinin uluslararası yargılanmasında kullanılacak belgelerdir.
DNA testi kimlik tespitinde merkezi rol oynamaktadır. MLD laboratuvarı (Bağdat) ve ICMP laboratuvarları (Erbil ve Lahey) örnekleri ailelerce eşleştirmektedir. Ancak ulusal DNA veri tabanı eksikliği, ekipman yetersizliği ve finansal kısıtlamalar süreci yavaşlatmakta ve tamamlanmasını engellemektedir.
Mezarlar ve kadınlar
Irak’taki toplu mezarların resmi anlatımında kadınlar genellikle “sessiz kurbanlar” olarak görmezden gelinir. Oysa Baas rejiminin askeri ve ideolojik makinesi, Enfal ve Helebce operasyonları ve geniş çaplı baskılarda sadece soykırım yapmakla kalmamış, kadın bedenine yönelik sistematik cinsel şiddet de uygulamıştır.
Çeşitli araştırmalar ve hayatta kalanların tanıklıkları, özellikle Kürt kadınların cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet hedefi olarak hedef alındığını göstermektedir. Kaçırılmalar, toplu tecavüzler, zorla hamile bırakmalar ve “etnik temizlik” bahanesiyle öldürmeler, sözlü tanıklıklar aracılığıyla hala hayattadır, ancak resmi belgelerde eksik belgelenmiştir.
Toplu mezar ve adli tıp analizleri sırasında kadın ve çocuk cenazelerinde kelepçelenme, pelvis kırıkları ve genital bölge yaralanmaları gibi belirgin işaretler bulunmuştur. Ancak toplumsal cinsiyet temelli analiz eksikliği ve siyasi/toplumsal baskılar nedeniyle bu şiddet çoğu raporda açıkça cinsel şiddet olarak tanımlanmamıştır.
Birkaç mezarda (Mısan, Diala, Şengal) uluslararası ekipler bu delilleri bulmuş ancak hukuki olarak çoğu yalnızca raporlama aşamasında kalmış ve “soykırım bağlamında cinsel suç” olarak dava edilmemiştir. İnsan hakları kuruluşları da bu konuda yetersiz kalmıştır. Kadına yönelik savaş ve soykırım şiddeti, yalnızca bireysel suç değil, aynı zamanda hedef grubun aşağılanması ve yok edilmesinin yapısal bir aracıdır.
Topraklarından uzakta defin
Enfal soykırımında Baas rejimi, Kürt halkını sistematik olarak öldürmekle yetinmemiş, sembolik ve politik bir adım olarak kurbanların cenazelerini kendi ortamlarından uzak, Irak güneyinde (Tel Şahiye, Mısan, Büyük Çöl) gömmüştür. Bu sadece bir defin işlemi değil, hafızadan ve mekandan eşzamanlı bir fiziksel ve sembolik silme politikasıdır.
Birçok toplu mezarda, kurbanların, Kürdistan’ın farklı bölgelerinden kilometrelerce uzaklıkta infaz edilip gömüldüğüne dair net kanıtlar vardır. Bu zorla taşınan cenazeler, diğer etnik temizlik örneklerine (Bosna, Ruanda) benzer şekilde, kurbanların geri dönmesini, tazminat veya toplu anma olasılığını engellemeyi amaçlamıştır.
Human Rights Watch raporları ve uluslararası mahkeme belgelerine göre, kurbanların güney çöllerine taşınması, Baas rejiminin vahşi sosyal mühendislik makinesinin bir parçasıydı; yalnızca cenazeleri gömmek değil, anlatıları da silmek amaçlanmıştır. Artık ne ataların toprağı, ne tanıdık mezarlar, ne cenaze ritüelleri, ne de sembolik hac imkanı kalmıştır. Bu strateji, kolektif hafızayı kesmek ve “ölüm sonrası kimliği” yok etmek anlamına gelmektedir.
Kürt geleneğinde mezar sadece ölüm yeri değil, yaşayanların kolektif kimliğinin simgesidir. Bu nedenle taşınma, ulusal tarihten dışlanma ve yas hakkının inkarı anlamına gelmiş, soykırım suçlarında yaygın bir taktiktir. Bugün mezarların açılması ve cenazelerin asıl yerlerine geri getirilmesi, yalnızca insani değil, gerçeği, hafızayı ve insan onurunu geri kazanma politik bir projedir. Baas rejimi, ölüleri evlerinden uzakta gömerek bunu inkar etmeye çalışmıştır.