Hafızanın askıya alınması: Neo-Pehlevizm üzerine

İran’a karşı geliştirilen siyaset, geçmişin şiddetini geçici bir “yük”e indirgerken, Pehlevi döneminin katliam ve inkâr politikalarını görünmez kılıyor. Kürtler ve Lurlar açısından bu yönelim, hafızasız bir despotizmin yeniden üretilmesi riskini taşıyor.

ŞÎLAN SAQZÎ

Haber Merkezi – İran’daki son protestolarda kamuoyu ve medya tartışmalarında öne çıkan konulardan biri, bazı Kürt sanatçıları ve Lur toplumunun bir kısmının Avrupa merkezli Neo-Pehlevi hareketine gösterdiği destek veya sempati oldu. Bu hareket kendini “İslam Cumhuriyeti sonrası alternatif” olarak tanımlasa da, Pehlevi döneminin şiddet, etnik ve ulusal baskı, otoriter ulus-devlet inşası ile olan açık bağlantısını gizlemiyor.

Başlangıçta bu tutum ahlaki ve tarihsel bir çelişki olarak görülüyor. Toplumları Pehlevi döneminde katliamlara, askeri baskıya, dil inkârına ve siyasi temizliğe maruz kalmış olan insanlar, bugün nasıl sembolik mirasçılarını savunabilir? Bu sorunun cevabı ne “kolay unutma”da ne de “bireysel ihanet”tedir; cevap, siyasi alternatif krizinin karmaşık bağında, medya hegemonyasında, kolektif hafızanın aşınmasında ve siyasetin sembolik bir alana indirgenmesinde yatıyor.

Olumsuz siyaset ve tarih ufkunun çöküşü

İlk düzeyde, İran’ın güncel siyasetine hâkim olan mantık, yani İslam Cumhuriyeti’ni reddeden olumsuz siyaset gösteriyor. İran rejimi merkezî, otoriter ve kadın düşmanı bir sistem olarak örgütlü faaliyetleri bastırdığı için siyaset artık olumlu ve programlı olmaktan çıkmış, yalnızca rejime “hayır” diyebilen bir seviyeye inmiştir. Bu durumda tarih artık eleştirel bir kaynak olarak değil, kurtuluş yolundaki anlık bir engel olarak görülüyor. Bu açıdan Neo-Pehlevi virüsü, İslam Cumhuriyeti’nin reddi gibi işliyor. Bu da siyasi felsefede “kriz dönemlerinde tarihin durdurulması” olarak adlandırılan şeye uyuyor; yani mevcut acı ve geçmişin derin şiddeti geçici olarak görülmüyor ve anlamsızlaştırılıyor.

Medya hegemonyası ve tarihin beyazlatılması

İran dışındaki Farsça medya, özellikle devrim sonrası dönemde Pehlevi dönemini nostaljik bir şekilde sunarak tarihi tersyüz etti ve zulmü göz ardı etti. Modernleşme vaadi iç sömürüden kurtuluş, güvenlik baskıdan kurtuluş, toplumsal özgürlük ise etnik kimlik inkârından kurtuluş olarak sunuldu. Oysa tarih bunun tam tersidir.

Bu anlatıda 1930’lardaki Lur aşiretlerinin katliamı, 1946’dan sonra Mehabad merkezli Kürt Cumhuriyeti’nin bastırılması, Kürt liderlerin idam ve sürgün edilmesi, bölgesel özerklik yapılarının yıkılması ya siliniyor ya da “devlet inşasının zorunlulukları” olarak geçiştiriliyor. Sanatçılar sıklıkla bu duygusal ve basitleştirilmiş anlatımlara maruz kalıyor ve tarih artık yarası olmayan, bedensiz, kan ve sorumluluktan arındırılmış bir geçmiş haline geliyor.

Pehlevi döneminde Kürt ve Lurlara yönelik güvenlik politikaları

Bu çelişkiyi anlamak için Pehlevi döneminin kanlı tarihine geri dönmek gerekiyor. Şah Rıza döneminde Lur aşiretleri (Luristan, İlam, Bahtiyari) “Tahte Qapu” politikasıyla silahsızlandırıldı, kanlı baskılara maruz kaldı ve birçok aşiret katledildi veya sürgün edildi. Toplumsal yapılar “düzen ve merkezileşme” adı altında yıkıldı.

Doğu’daki Kürtler her iki dönemde de güvenlik tehdidi olarak tanımlandı ve vatandaş olarak görülmedi. 1930’lardaki İsmail Ağa Semko suikastı ve 1946’da Mahabad Cumhuriyeti liderlerinin idamı, Kürtçe’nin yasaklanması ve özerk yönetimlerin ortadan kaldırılması istisna değil, yapısal politikalardı. Bu tarih, Pehlevi şiddetinin Kürt ve Lurlara yönelik olanının merkezî ulus-devlet inşasının ayrılmaz bir parçası olduğunu gösteriyor.

Bugün bu tarih neden bu kadar renksiz? Bir kısmı siyasetin kişiselleştirilmesinde yatıyor. Özellikle sanat alanında kişiler kolektif hafızanın taşıyıcısı olmaktan çok medya ve duygusal konularla hareket ediyor. Bu çerçevede siyaset artık tarihsel bir sorumluluk değil, ahlaki bir jest haline geliyor. Kolektif eylem ve tarihsel bağlar zayıfladığında geçmiş soyut bir kavrama dönüşüyor ve “şimdiki özgürlük” için geçici olarak askıya alınabiliyor.

Bu bağlamda Avrupa merkezli Neo-Pehlevizm tam da bu kopukluk üzerinde büyüyor ve geçmişle yüzleşmeden, Pehlevi’nin katliam ve baskıdaki rolünü kabul etmeden, merkezîciliği çözmeden, federalizm veya ulusal haklara net vaatler vermeden kendini “modern ve seküler alternatif” olarak sunuyor. Bu, “hafızasız despotizm” olarak adlandırılabilir ve geçmiş suçların sorumluluğunu üstlenmeden ya da özür dilemeden geleceği kurmaya çalışan bir güçtür.

Zorunluluk siyaseti ve tarihsel ahlakın askıya alınması

Bu paradoksal dönüşümü anlamanın anahtar kavramlarından biri “zorunluluk siyaseti”dir. Mevcut şiddet, tarihsel ahlaki sorumluluğu durduruyor. İslam Cumhuriyeti her gün bedenleri, dili ve toplumsal yaşamı bastırsa da bazı aktörler (sanatçılar dahil) mevcut durumu durdurabilecek her gücü meşru görüyor. Bu mantık duygusal düzeyde anlaşılır olsa da siyasi felsefede tarihsel sorumluluğun askıya alınması anlamına geliyor.

Bu çerçevede tarih artık açık bir yara olarak değil, kurtuluş için “gereksiz bir yük” olarak görülüyor. Bu an “siyasi ahlak” yerine “hayatta kalma ahlakı”na bırakıyor. Oysa tarih sürekli gösteriyor ki hesaplaşmayı erteleyen kurtuluş, şiddetin döngüsünü farklı bir biçimde yeniden üretir.

Unutma

Bu durum yalnızca İran’a özgü değil. Birçok post-otoriter toplumda baskıcı rejimlerin mirasçıları, toplumsal yorgunluk ve zorunluluk siyasetine yaslanarak geçmişi kenara itmeye çalıştı. Franco sonrası İspanya’da “unutma anlaşması” geçiş olarak sunuldu ama tarihsel adalet siyasi istikrar için kurban edildi. Pinochet sonrası Şili’de tarihle yüzleşmenin gecikmesi toplumsal bölünmeleri on yıllarca sürdürdü.

Avrupa merkezli Neo-Pehlevizm de bilinçli olarak aynı mantığı kullanıyor: İslam Cumhuriyeti’nden geçişi, merkezî devletin sorunları, çevreye yönelik şiddet ve çok-etnik toplumun inkârıyla temel bir yüzleşme olmadan gerçekleştiriyor. Bu çerçevede sanatçılar farkında olmadan ya da bilerek bu “örgütlü unutmayı” yeniden üretiyor.

Başka önemli bir nokta, siyasetin sembolik bir alana dönüşmesidir. Dijital medyada bir kişiye veya siyasi harekete destek genellikle uzun vadeli bir eylem değil, geçici ve gösterisel bir eylemdir. Bu sembolik siyaset, araçları imge, ses ve beden olan sanatçılar için özellikle çekici olsa da yapısal analizden koparıldığında egemen güçlerin hizmetine hızla girebilir.

Tarih eğitiminin krizi ve yerli anlatıların silinmesi

Tarih eğitiminin zayıflığı ve yerli anlatıların silinmesi de göz ardı edilmemeli. Resmi tarih, Pehlevi ve İslam Cumhuriyeti dönemlerinde Kürt ve Lur anlatılarını bastırdı veya marjinalleştirdi. Sonuçta mağdur çocukların bile tarihinde parçalı, eksik ve çoğunlukla sözlü olarak aktarıldı.

Güçlü hafıza kurumlarının (müze, arşiv, eleştirel sinema, tarihî edebiyat) yokluğunda bu yaralı anlatılar medyanın sunduğu gösterişli anlatımlarla rekabet edemiyor. Neo-Pehlevizm bu anlatı boşluğunu modern dil, profesyonel görsellik ve “Batı” referansıyla dolduruyor, şiddet tarihini kenara itiyor.

Bu noktada sanatçının sorumluluğu kaçınılmazdır. Kurdistan ve Luristan gibi toplumlarda kolektif hafıza katliam, sürgün ve inkârla örülmüştür ve sanatçı yalnızca güzellik veya ses üreticisi değil, aynı zamanda hafızanın taşıyıcısıdır. Sanatsal eylem, bilinçli veya bilinçsizce, duygu alanında anlam kazanır.

Tarihle yüzleşmeyen bir projeyi savunmak, tarih beyazlatma sürecine katkı anlamına gelir. Sanatçının sembolik konumu toplum için ahlaki bir referans noktası oluşturuyorsa bu sorun daha da büyür.

Sonuç olarak İran’daki son protestolarda Avrupa merkezli Neo-Pehlevizm’in savunulması yalnızca bireysel bir hata değil; siyasi alternatif krizinin, zorunluluk siyasetinin, medya hegemonyasının, tarihsel hafızanın çöküşünün ve kolektif entelektüel liderliğin yokluğunun çok yönlü bir işaretidir.

Tarih bizi uyarıyor: Tarihsel şiddeti unutma ve kolektif hakları askıya alma üzerine kurulan hiçbir siyasi dönüşüm kalıcı özgürlüğe ulaşamaz. Despotizm yüzünü değiştirebilir ama mantığını korur. Gerçek kurtuluş ancak hafıza, adalet ve ortak ufuk üzerine kurulu bir geleceğin birleşmesiyle mümkündür ve bu sorumluluk yalnızca siyasetçilerin değil, sanatçıların ve kültürel aktörlerin de sorumluluğudur.

Katliam, tasfiye ve inkârla kuşatılmış bir toplumda, dini ya da seküler herhangi bir geçmişle yüzleşmeden hiçbir siyasi proje beyazlatma veya meşrulaştırma hakkına sahip değildir. Unutma üzerine kurulu kurtuluş, şiddetin farklı bir biçimde yeniden üretilmesidir.