Güvenlik politikaları ve çocuk ölümleri: İran’da kriz derinleşiyor

Ocak protestolarında güvenlik güçlerinin saldırıları sonucu en az 118 çocuk hayatını kaybetti. Şeffaf soruşturmalar ve uluslararası denetim çağrısı, insanlığa karşı suç riskine dikkat çekiyor.

BERŞENK DEVLETYARİ

Haber Merkezi- İran, son dönemlerinin en gergin süreçlerinden birini yaşıyor. Savaş ve güvenlik krizleri, ülkede gerilimin artmasına ve kamusal alanın daralmasına yol açarken; bölgesel çatışmalar güvenlikçi yaklaşımın daha da kökleşmesine ve eleştirel sesler üzerindeki baskının yoğunlaşmasına neden oldu. Böylece ulusal güvenliğin korunması ile sivil hakların kısıtlanması arasındaki sınır daha da belirsiz ve tartışmalı hale geldi.

Yerel anlatımlar ve görgü tanıklarına dayandırılan iddialar, tabloya yeni bir gerilim başlığı ekledi. Minab kentindeki “Şecere Tayyibe” Kız İlkokulu yakın zamanda saldırıya uğradı ve 165 kız çocuğu hayatını kaybetti. Bazı anlatımlar, saldırının olası iç saiklerle bağlantılı olduğu ve devlet kurumlarıyla ilişkilendirilebileceği yönünde son derece ciddi iddialar içeriyor. Ancak bu iddialar için bağımsız, güvenilir ve şeffaf bir soruşturma yapılması gerekiyor.

Şeffaf soruşturma gerekiyor

İddiaların doğru ya da asılsız olmasından bağımsız olarak, böylesi anlatıların ortaya çıkması ve yayılması, toplumsal bölünmenin derinliğini ve kamuoyundaki güvensizlik düzeyinin artışını gösteriyor. Savaş ve yüksek güvenlik hassasiyeti ortamlarında bilgi akışı sınırlanırken, resmi açıklamaların yetersizliği kamuoyunda çelişkili anlatıların çoğalmasına yol açabiliyor. Bu nedenle şeffaf soruşturmaların yürütülmesi, sorumlu kurumların hesap vermesi ve özellikle çocuklar başta olmak üzere sivillerin korunması büyük önem taşıyor.

Kanlı protestolar sırasında çocukların hayatını kaybettiği olaylar da bu hassas bağlamdan ayrı değerlendirilemez. Bir hükümet savaş halinde ya da savaş eşiğindeyken, güvenlik öncelikleri çoğu zaman insan haklarının önüne geçer ve şiddetin normalleşme riski artar. Böyle bir ortamda toplumsal protestolar, sivil yaşamın bir parçası olarak değil, siyasal istikrara yönelik tehdit olarak görülür. Bu yaklaşım geniş çaplı güç kullanımını ve baskının yayılmasını beraberinde getirir; bu baskı çocukları da kapsayacak ölçüde genişlemiştir. Ülkedeki son durum yalnızca insani bir trajedi değil, aynı zamanda savaş koşullarında hukuki ve ahlaki normların aşındığına dair ciddi bir uyarı işareti olarak değerlendiriliyor.

Protestolar ve müdahaleler

İran’da protestolar 28 Aralık 2025’te başladı ve haftalar boyunca güvenlik güçlerinin sert müdahalesiyle karşılaştı. Süreç, 8 ve 9 Ocak 2026’da zirveye ulaştı. Bağımsız insan hakları raporlarına göre hükümet, göstericileri bastırmak için gerçek mermi, ateşli silahlar ve toplumsal olaylara müdahale ekipmanları kullandı. Bu müdahaleler, aralarında 18 yaş altı çocukların da bulunduğu silahsız sivillerin ölümüne yol açtı. Bu durum, İran’ın yakın tarihinde nadir görülen bir gelişme olarak uluslararası toplumun dikkatini çekti.

Çocuklar hedef alındı

Bağımsız istatistiksel raporlara göre, Ocak 2026 protestoları sırasında güvenlik güçlerinin doğrudan ateşi sonucu en az 21 çocuk yaşamını yitirdi. Çocukların Merudeşt, İmam Şehr, Kir, Karzin, Kirmanşah, İsfahan ve Kerec gibi farklı kentlerde hedef alındığı belirtiliyor. Hayatını kaybedenler arasında üç yaşında bir çocuğun bulunması, kullanılan şiddetin boyutuna ve orantısızlığına işaret ediyor. Ayrıca, Çinarşahican, Kum, Ferdîs ve Tahran’da güvenlik güçleriyle yaşanan çatışmalarda yaşamını yitiren çocukların isimlerinin insan hakları kaynaklarınca belgelendiği ifade ediliyor. Bu kaynaklara göre, 16 ve 17 yaşlarındaki bazı çocuklar olaylar sırasında doğrudan ateşle hedef alındı.

Şiddet münferit değil sistematik

Bağımsız medya kuruluşlarının insan hakları verilerine dayandırdığı bilgilere göre ise Ocak 2026 sonuna kadar protestolarda hayatını kaybeden 18 yaş altı çocuk sayısı en az 118’e ulaştı. İnsan hakları aktivistlerinin topladığı ve doğrulanabilir nitelikte olduğu belirtilen bu veriler, çocuklara yönelik şiddetin münferit değil, sistematik bir nitelik taşıdığına işaret ediyor.

Uluslararası hukukta yaşam hakkı ve kişisel güvenlik en temel ilkeler arasında yer alıyor. Çocuklar ise başta Çocuk Hakları Sözleşmesi olmak üzere uluslararası belgelerle özel olarak korunuyor. Bu sözleşmeye taraf olan ya da benzer ilkeleri benimseyen ülkeler, çocukları şiddet ve zarardan korumakla yükümlü. Güvenlik güçlerinin özellikle çocuklara karşı gereksiz ya da ölümcül güç kullanma hakkı bulunmuyor.

İnsanlığa karşı suç

İran’daki protestolarda yüzlerce çocuğun hayatını kaybetmesi, bu uluslararası standartlarla açık biçimde çelişiyor. Hükümet güçlerinin büyük ölçüde barışçıl kalabalıklara, aralarında çocukların da bulunduğu sivillere ateş açtığı belirtiliyor; bu durum uluslararası insan hakları örgütlerince de kınanıyor. Silahsız sivillere ve özellikle sokakta bulunan çocuklara karşı ateşli silah kullanımı ile keyfi gözaltılar, açık bir insan hakları ihlali olarak değerlendiriliyor ve hukuki açıdan insanlığa karşı suç kapsamında incelenebileceği belirtiliyor. Uluslararası hukuk, güç kullanımına yalnızca son derece sınırlı ve belirli koşullar altında izin verir. Ancak çocuklar da dahil olmak üzere silahsız sivillere doğrudan ateş açılması, kabul edilebilir sınırların ötesindedir.

Gerçek mermi kullanıldı

Çocuklara yönelik şiddet, İran’daki siyasi yapıdan bağımsız ele alınamaz. Ülke genelindeki protestolar karşısında hükümetin diyalog yerine sert bastırma ve kamusal alanın askerileştirilmesi yöntemini tercih ettiği; birçok kentte güvenlik güçleri ve Devrim Muhafızları’nın gerçek mermi ve ağır ekipman kullandığı bildiriliyor. Bu yaklaşımın, halkın taleplerine yanıt vermekten ziyade iktidarı güç yoluyla korumayı öncelik haline getirdiği değerlendiriliyor. Sahadan aktarılan veriler, Ocak 2026 protestolarına yönelik müdahalenin sıradan “güvenlik önlemleri” değil; koordineli bir bastırma kampanyası niteliği taşıdığını ortaya koyuyor. Mermi, gaz ve tazyikli su kullanımı, sivillerin – aralarında çocukların da bulunduğu – yaşamını yitirmesi pahasına uygulandı.

Çocukların özellikle hedef alınması, sivil koruma mekanizmalarının zayıflığını ve toplumsal kurumların kırılganlığını gösteriyor. Güvenli alanların ve yasal ifade kanallarının yetersizliği, birçok çocuğu protesto ortamının ortasında bıraktı. Aileler sessizlik ile protesto arasında seçim yapmak zorunda kaldığında, çoğu zaman risklere rağmen protestoyu tercih etti ve çocuklar tehlikeli koşullara maruz kaldı. Bu şiddet, yalnızca kurbanların ailelerinde değil, toplum genelinde kalıcı psikolojik ve sosyal travmalara yol açıyor. Erken yaşta şiddete maruz kalmanın ya da tanık olmanın uzun vadede kaygı, depresyon ve davranış bozuklukları gibi sorunlara neden olabileceği belirtiliyor.

Krizin derinleşmesi ve etik sorumluluk

Siyasal meşruiyet açısından bakıldığında, çocukların katledilmesi herhangi bir yönetimin etik temelini sarsar. Devletin en kırılgan kesimleri koruyamaması, meşruiyet krizini derinleştirir. Bu ihlaller yalnızca iç mesele olarak görülemez; uluslararası hukuk çerçevesinde çocukların hedef alınması insanlığa karşı suç olarak değerlendirilebilir ve uluslararası toplumun açık tutum almasını gerektirir. Öte yandan, bazı muhalif medya organlarının protestoların sürdürülmesini teşvik ederken riskleri yeterince hesaba katmadığı yönünde değerlendirmeler de bulunmaktadır. Sivil güvenliğini etkileyen söylemlerin etik sorumluluğu da tartışma konusudur.

Sonuç olarak, İran’daki protestolarda çocukların ölümü yalnızca bir istatistik değil; siyasi baskı karşısında insan hakları koruma mekanizmalarının çöktüğünün göstergesidir. Sivil toplum ve uluslararası kuruluşlar etkili bir biçimde harekete geçmezse, benzer trajedilerin tekrarlanma ihtimali varlığını koruyacaktır. Çocuklara karşı işlenen suçlar karşısında sessizlik, şiddetin siyasi araç olarak kullanılmasına zımni bir onay anlamına gelir.