Güncel 15 Şubat komplosu ve kadın mücadelesi

Kadınların siyasette, öz savunmada aktif özne haline gelmesi hem geleneksel toplumsal düzeni hem de devletin erkek egemen yapısını sarsmaya devam edecektir. Kadınlar özgür ve eşit toplumun kurucu öznesi olma iddiasını tüm toplum kesimlerine mal edecektir.

Berivan Zilan

Bölge ve dünya artık klasik savaşlardan ziyade büyük ölçekli çatışma riski veya paramiliter güçler üzerinden yürütülen rekabet savaşına sahne olmaya devam ediyor. Yeni dizayn planlarına göre Ortadoğu başta olmak üzere dünya yeniden şekillendirilmeye çalışılırken egemen güçlerin hedeflerinin ötesinde birçok olasılığa açık zemin de oluşuyor. Son yıllarda Ortadoğu ve Kürdistan merkezli tırmandırılan savaş giderek tüm bölgeyi ve dünyayı etkisi altına alıyor. Devam edan Ukrayna-Rusya savaşı, ABD’nin Venezüella’ya müdahalesi, Grönland planları, Küba ve diğer ülkelere müdahale tehdidi, İran’a Irak’a tehdit ve müdahale olasılığı gibi kritik gündem başlıkları günlük olarak değerlendiriliyor. ABD ile İran arasında artan gerilimler, sadece iki ülke ilişkilerini değil, tüm bölgeyi ve hatta daha fazlasını etkileme potansiyeli taşıyor. Bu durum, Suudi Arabistan, Türkiye, Irak, Katar vb. gibi çeşitli aktörlerin stratejik dengelerini yeniden gözden geçirmelerine sebep oluyor. Aktörleri çok, dengeleri her an değişebilen, gelişmelere göre ilişki-ittifak zeminini oluşturan savaş gerçeğinde keskin analizlerde veya sonuçlarına dair kesin tespitler ve erken tanımlamalar yanıltıcı olabilmekte.

Kürtler alternatif model oluşturuyor

Üçüncü Dünya Savaşı’nda Suriye planında Paris anlaşması sonucu 6 Ocak’ta Halep’in iki mahallesi Şexmaqsut-Eşrefiyê’ye, birden fazla bölge ve küresel hegemon gücün kararlaştırdığı kapsamlı bir saldırı gerçekleştirildi. HTŞ ve DAİŞ artıklarına yaptırılan saldırılar Fırat’ın doğusuna da yöneldi. Kürtlere karşı savaşta ve Kürtleri zayıflatma sürecinde HTŞ kullanışlı yan aktör olarak devreye konulduysa da asıl itici güç; ulus devletler arasındaki çıkar örtüşmesidir. HTŞ ve DAİŞ eliyle özerk yönetime komplo kurmak küresel ve bölgesel hegemonların çıkarınaydı. Kadınlar öncülüğünde sistem kazanan toplum dinamiği en gerici, cinsiyetçi, militarist çete zihniyeti ile kırıma uğratılmaya çalışıldı. Colani, kurulmak istenen düzene karşı durmuyor, onlarla ideolojik çelişki yaşamıyor, özgürlük vaat eden alternatif bir yapı ilan etmiyor, uluslararası söylemi yumuşatıyor. Sınırlarının nereye kadar olacağını biliyor. Kürtler ise bu coğrafyanın en kadim halkıdır ve bu topraklarda kalıcıdır. Tüm halklara, kadınlara, inançlara ve kültürel yapılara özgürlük zemini sunuyor, bu iddiayı ete kemiğe büründürüyor, kurumsallaştırıyor. Alternatif model oluşturuyor. Bu nedenle Kürtlerin gelişimi ciddiye alındı. Kapitalist sistem kendisine alternatif olacak bir yapıyı elbette tehlike olarak gördü, etkisizleştirmek için çeşitli biçimlerde saldırdı. Bu nedenle Suriye gerçeğinde yaşananlar, ikinci 15 Şubat uluslararası komplosu olarak adlandırıldı.

Özel savaş kapsamında psikolojik savaş yaygın ve yoğun şekilde işliyor

Kürtlerin soykırımını içeren bu süreç içinde devreye konulan uluslararası komploya paralel olarak yoğun biçimde medya manipülasyonuyla “Kürtler neden kaybetti”, “nerede hata yapıldı” gündemiyle oluşan kirli ittifak görünmez kılınmak istendi. Askeri başarı-başarısızlık gibi dar bir çerçeveye sıkıştırılarak kamuoyu algısı çarpıtılmaya çalışıldı. Bu kapsamdaki saldırılarla umut kaynağı kurutulmak, anlamsızlaştırılmak isteniyor. Önder Apo’nun hedefte olduğu bu planlı saldırılar, komplonun derinliğini ve kapsamını ortaya koymakta. Demokratik ulus paradigmasının sonuç almadığı, gerçekçi olmadığı, çöktüğü vs. ciddi bir konsept kapsamında dillendirildi. Önder Apo’nun halkların ve kadınların özgürlük mücadelesinde oynadığı rol anlamsızlaştırılmak ve dünya çapında yarattığı etki kırılmak istendi. Aslında cesaret edebilseler kadın özgürlüğünün de hayal olduğu, gerçekçi olmadığı çekinmeden söylenilecek. Özel savaş kapsamında psikolojik savaş yaygın ve yoğun şekilde işliyor.  İlkel milliyetçi zehir damarlara akıtılmak isteniyor. Bu saldırılara karşı cinsiyetçi, milliyetçi, mezhepçi dil ve nefret söylemlerini teşhir etmek bu yönlü gündem yaratmak kuşkusuz önemlidir. Ancak esas olarak politik özneleri çoğaltmak, mücadele ağlarını her alanda büyütmek, ilkeli bütün kesimleri kapsayacak ortak mücadele perspektifi temelinde örgütlenme olmadığı müddetçe savunulan doğrular hakikate dönüşemez.

Özgürlük hareketinin etkisi

Uluslararası egemen güçler dış politikada toplumsal ahlaki politik ölçülerden ziyade iktidar çıkarları neyi emrediyorsa ona göre hareket ettiler, ediyorlar. Bu bağlamda bir gücün “tehdit-terör gücü” olarak tanımlanması, onun şiddete yönelme amacından ziyade kontrol edilebilirliğine göre yapıldı. Önder Apo paradigmasının ve Kürt Özgürlük Hareketinin hedeflenmesinde temel neden yalnızca Kürt kimliği ve haklarını savunuyor olması değildir. Asıl tehdit ve tehlike olarak görülen husus, alternatif bir sistem yaratmaya yönelmiş olmasıdır. Kadın özgürlükçü paradigma ve demokratik ulus perspektifi; karşıtlaştırılmış, çatıştırılmış halkları inançları görüşleri aynı çizgide buluşturabilmektedir. Özgürlük hareketinin küresel çapta toplumlar üzerinde yarattığı etki, Rojava’yı savunma eylemlerinde açıkça görüldü. Korku yaratan bu gerçekliğin kendisi olmuştur.

Önder Apo’nun sürece müdahalesi ile soykırım sonuca ulaştırılmadan durduruldu. Yine hesaba katılmamış düzeyde 50 yıllık mücadele birikiminin Rojava’da sistem kazanması ile halklar nezdinde küresel çapta yarattığı etki ve bu etkiyle gelişen ulusal ve uluslararası dayanışma eylemleri ve tepkileri görüldü.

İkinci 15 Şubat komplosunun geliştirilmesi karşısında mücadelenin büyütülmesi

İkinci 15 Şubat komplosunun geliştirilmesi karşısında Demokratik ulus temelinde Kürtler, Aleviler, Dürziler, Süryaniler, Ermeniler, Hristiyanlar, Araplar, kısacası tüm etnik, inançsal ve kültürel farklılıklarla diyalog, ittifak ve ortak mücadelenin büyütülmesi gerektiği açığa çıktı. Kışkırtma, ayrıştırma ve çatışmayı derinleştirme seçeneğine karşı, birbirini tanıma, güven inşa etme ve demokratik ulus perspektifini geçmişten daha güçlü temelde uygulamanın elzemliği kanıtlandı. Katliam ve kırım yönelimlerinin önünü ancak bu yaklaşımla alınabilir. Bu yapılmazsa, kadınlar ve halklar için kaçınılmaz olan şey daha büyük bir yıkım ve kaostur.

30 Ocak anlaşması ardından saldırılar durmuş olsa da kalıcılığı konusunda endişeler giderilebilmiş değil. Sonuçlarının ne yöne evrileceğine dair keskin bir öngörüde bulunmak zor olsa da Kürtler ve dostları, kadınlar ve demokratik kamuoyu için hiçbir dönem ile kıyaslanmayacak kadar özerk yönetim alanlarındaki meşru mücadele ses getirdi. Ulusal birlik, dört parça Kürdistan’da ve yurtdışında gelişen demokratik eylemler ve sahiplenme çabalarıyla oldukça önemli bir düzey kazandı. Evrensel çapta gelişen yaygın eylemlerle Kürtlerin varlık mücadelesi, mücadele cesareti en az DAİŞ’e karşı verilen mücadele kadar etki yaptı. Anlaşma ardından artık demokratik entegrasyon süreci kapsamında önümüzdeki sürecin de Suriye’nin demokratikleştirilmesi, kimlik-inanç ve fikir özgürlüğünün vatandaşlık hakları olarak anayasada yer alması gibi kapsamlı hedeflere ulaşmayı içeren mücadelelere sahne olacaktır. Daha şimdiden görülmeye başlandığı gibi kadınlar kurucu ve inşa edici rolleriyle öncü rol oynayacaktır. Karar alma süreçlerinde, siyasi-politik, askeri ve diplomatik mecralarda, yerel yönetimlerde, tüm medya alanlarında bir özne olarak daha aktif belirleyici temel aktör haline gelecektir.

Kadına yönelik şiddet aynı küresel düzenin ortak refleksidir

Özelde Ortadoğu ve Kürdistan tam bir cinsiyetçi, milliyetçi, dinci ve militarist çembere alınmak isteniyor. En fazla kadın kazanımlarının hedeflendiği bir dönemi yaşıyoruz. Aynı zamanda Ortadoğu’da ve dünya genelinde kadın hakları, kadın kazanımlarının karşı karşıya olduğu riskler ve buna karşı yükselen mücadele düzeyi her zamankinden daha çok gündem oldu. Hem devlet politikalarında hem de mücadele meydanlarında ciddi bir hareketlilik yaşandı. Bu anlamda siyasette 24 saat uzun bir zaman aralığıdır sözü çok anlam kazanıyor. Bu koşullarda nasıl etkili bir kadın mücadelesi verilmeli sorusu önem kazanıyor.

Cinsiyetçi faşist iktidar güçleri aslında onlarca yıldır, dünyanın başka yerlerinde de gerici cihatçı silahlı çete örgütleri ile çalıştılar. Onları yerelde kullanmakta hiçbir zaman bir sakınca görmediler. Erkek egemen sistem ve iktidarının yol açtığı savaş ve iç çatışma ortamlarında cinsel şiddeti yoğun biçimde geliştirmeye devam ediyorlar. Kadınlar, ulusun namusu haline getirildiğinden kadın bedenine bir savaş alanı olarak saldırı gerçekleştiriliyor. Afganistan’da, İran’da, Suriye’de vb. birçok yerde doğrudan şiddet yöntemi ile kadınlara saldırılar geliştirilirken ya da katledilirken, Batı’da farklı biçimlerde aynı durum yaşanmaktadır. Son yıllarda giderek artan biçimde eş zamanlı sağcı, cinsiyetçi iktidarların tercih edilmesi, kadınlara yönelik saldırıların yoğunlaşması tesadüfi değildir. ABD’de Avrupa’da yükselen aşırı sağın “aile”, “doğurganlık” ve “ulusal değerler” vurgusu toplumsal cinsiyetçiliğin yeniden tırmandırılma çabasıdır. Yine şimdi açılması uygun görülen Epstein dosyaları kapitalist sistemin karanlık ve kadın kırımına dayanan yüzünü açıkça ortaya koymaktadır. Bu dosya ile kapitalist sistemin kadına yönelik şiddet düzeyi ve yaygınlığı belli bir düzeyde ifşa oluyor. Genel tabloyu sadece bir ahlaki çöküş olarak ele almak yetersiz kalacaktır. Burada uygulanan şiddet savaş meydanlarında olduğu gibi silahla gerçekleşmiyor. Radikal cihatçı çetelerin uyguladığı şiddet ile elit iktidar kesimlerinin uyguladığı cinsel şiddet arasında ciddi bir fark olmaması dikkat çekicidir. Her ikisinde de iktidar mantığı aynıdır. Devletler kadınlara yönelik şiddeti neredeyse hiç cezalandırmazken kadınlar bu şiddete karşı politik eylemler geliştirdiğinde cezalandırmaktan asla geri durmazlar. Dolayısıyla direnen, mücadele eden, özgürlük talep eden kadınlara yönelik saldırı da batıda uygulanan şiddet de aynı küresel düzenin ortak refleksidir. Bu anlamda kadına yönelik şiddet, küresel iktidar güçlerinin sürekliliğini sağlayan bir mekanizma olarak işletilmektedir.

Cinsiyetçilik her an üretilmeye devam ediyor

Türkiye’de de kadınlar bu süreçte hem cinsiyetçi, ırkçı, faşist politikaların hem de ekonomik krizlerin, göçün, savaş kaynaklı sorunların, işsizliğin ağır yükü altında ezilmeye devam ediyorlar. Kadınların ve halkların mücadelelerle kazandıkları haklar, siyasetin ana ekseni güvenlik, milliyetçilik gibi kavramlara sıkıştığında rahatlıkla gasp edilebiliyor. Kadınlar ne zaman sokağa çıkarsa, konuşursa, örgütlenirse, siyaset yaparsa, politik aktör olmaya yönelirse tehdit olarak algılanıyor. İran ve Afganistan örnekleri de kadın haklarının neden bir rejim ve sistemsel sorun olduğunu net biçimde gösteriyor. Zorunlu örtünme, eğitim ve çalışma haklarının ellerinden alınması gibi politikalar, yalnızca bir “ahlak” düzenlemesi değil, kamusal alanın kimler tarafından ve nasıl kullanılacağının ilanıdır. Bu uygulamalar erkek aklının kadın karşıtı stratejisinin, “Toplumu kontrol etmek istiyorsan kadını kontrol et” zihniyetinin ürünüdür. İtaatkar bir toplum hedefleniyor. Çünkü kadın özgürleşirse iktidarcılık üreten aile bağları çözülür, erkek egemen otorite sorgulanır, milliyetçi bağlar dağılır dini hiyerarşi anlamsızlaşır. Bu nedenle cinsiyetçilik; sadece söz konusu ülkelerde değil, bir devlet politikası olarak yasa, medya, eğitim ve din yoluyla her an üretilmeye devam ediyor.

Yaşanan gelişmeler karşısında Kürt kadın hareketi çok kilit bir rol oynuyor. İran ve Rojhılat Kürdistan’da “Jin jiyan azadi” sloganının ve özgürlük taleplerinin serhıldanlarda dile gelmesi gibi kezi eylemleri de tüm bölge ve dünyaya yayıldı. Sembol haline gelen kezi eylemleri, büyük bir dayanışma zeminini hazırladı. Kürt kadın hareketi örgütlenme ağı ve öz savunması ile alternatif sistem geliştiriyor. İktidar sahipleri için korku nedeni olan kadın özgürlüğü ve demokratik ulus geniş halk kesimleri, kadınlar ve toplumlar için biricik umut kaynağıdır. Rojava gerçeğinde karşı devrim saldırılarıyla esas hedeflenen bu durum olmuştur.

Kadınların siyasette, öz savunmada aktif özne haline gelmesi

Kürt Kadın özgürlük hareketi öncülüğünde gelişen toplumsal değişim, özgürleştirici politik seçenek olarak yükselişte olmaya devam edecektir. Kadın özgürlüğünü merkezine alan öz yönetim sistemi, sıradan bir hak arama mücadelesi değil, iktidara karşı demokratik yönetimde ortaklaşmadır. Kadınların siyasette, öz savunmada aktif özne haline gelmesi hem geleneksel toplumsal düzeni hem de devletin erkek egemen yapısını sarsmaya devam edecektir. Kadınlar barışın omurgası olma, özgür ve eşit toplumun kurucu öznesi olma iddiasını tüm toplum kesimlerine mal edecektir. “Jin jiyan Azadi” ve “Kezi” eylemleri ile toplumsallık kazanan, evrensel çapta etki yaratan kadın mücadelesini somut politik yaratımlara dönüştürme yeteneğini gösterecektir. En fazla da bu dönemde açığa çıkan sahiplenme, pratik politik eylem birliğine, dayanışma ağlarını örmeye, kadın öncülüğünde toplumsal mücadeleyi büyütmeye dönüşecektir.