Gülistan Kılıç Koçyiğit: Kürt sorunu anayasal yurttaşlık sorunudur

DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, komisyon raporuna işaret ederek, “Kürt sorunu anayasal yurttaşlık sorunudur. Çözümü de bütün başlıklarda önemli adımlar atılarak giderilebilir” dedi.

Ankara  - Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te güncel gelişmelere dair basın toplantısı düzenledi.

Komisyon raporunda kabul etmedikleri hususlar olduğunu ve tartışılması gereken maddeler bulunduğunu ifade eden Gülistan Kılıç Koçyiğit, bugünkü yazım ekibi toplantısında bunların tartışılacağını söyledi. Son olarak ise taslağa ilişkin son bir komisyon toplantısının bu hafta Çarşamba gerçekleşeceğini ifade etti.

Gülistan Kılıç Koçyiğit, 15 Şubat uluslararası komplonun yıldönümüne değindi. Komplonun Kürt halkının demokratik çözüm iradesini kırmayı amaçladığını söyledi. 27 Şubat Çağrısı ile bu komplonun hükümsüz kılındığını söyleyen Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Sayın Öcalan yıllardır ısrarla savunduğu halkların eşitliği, özgürlüğü ve eşit yurttaşlıkla beraber barış ve demokratik bir toplum perspektifi aslında tam da bu müdahaleyi ve en nihayetinde beklenen çatışmayı, murat edilen çatışmayı da ortadan kaldırdı. Bu riski bertaraf etti. O anlamıyla çatışmayı değil, müzakereyi; inkarı değil, tanınmayı; ayrışmayı değil, ortak yaşamı esas alan çizgisiyle de Sayın Öcalan bu büyük planı başa düşürdü diye ifade etmemiz gerekiyor. Özellikle 27 Şubat'ta yaptığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı öncesinde ortaya koyduğu yoğun çaba ve geliştirdiği çözüm perspektifi, sonrasında açığa çıkan özellikle de güçlü toplumsal sahiplenme ile birlikte 15 Şubat komplosunun siyasal hedeflerinin aslında hükümsüz kılındığını söylemeliyiz” dedi.

‘Ortaya çıkan iradeyi bir bütünlüğe kavuşturmak gerek’

Gülistan Kılıç Koçyiğit, bu kapsamda kurulan Meclis komisyonunun birçok çalışma gerçekleştirdiğini belirtti ve şöyle dedi: “Uzun ve kıymetli mesai boyunca barış zemininin Meclis olarak tarif edilmesi, barış tartışmalarının Meclis zemininde yapılmış olmasının çok önemli olduğunu ifade ederiz. Toplumun çeşitli kesimlerinin katılımıyla aslında bu süreç toplumsallaşmış ve yol haritasının çıkarılması bakımından da ciddi önemli ipuçları açığa çıktığını ifade edebiliriz. Şimdi bu süreçte kardeşliğe ortak bir değer, barışı ise ortak bir gelecek tahayyülü olarak ele aldığımızı ifade etmemiz gerekiyor. Tüm katılımcıların farklı perspektiflerden de olsa aslında Kürt sorununun demokratik çözümü konusunda söz söylemiş olmaları, sorunun çözümüne katkıda bulunmuş olmaları da bize barış zemininin mümkün olduğunu ve bunun ipuçlarını, yol haritasını da göstermiştir. Bugün bu ipuçlarını buluşturarak, bu yol haritasını görünür kılarak aslında ortaya çıkan iradeyi bir bütünlüğe kavuşturmak ve bu bütünlük içerisinde de yeniden kağıda dökerek, aslında rapora dökerek yeni bir aşamayı da taçlandırmak gerek. Tam da bu noktada toplum nezdinde, yeniden; özellikle de Kürt halkı nezdinde yeniden başa dönecek hiçbir tartışmaya, konuşmaya mahal vermemek gerektiğini söylememiz gerekiyor. Sanki bu komisyon kurulmamış gibi, sanki 20 toplantı yapılmamış gibi, sanki bu çatının altında Kürt sorununun demokratik çözümünün kök nedenlerine ve çözüm önerilerine dair hiçbir öneri yapılmamış gibi bir yaklaşımdan uzak durulması ve raporun böyle bir anlayıştan uzaklaşarak yazılması gerektiğinin altını çizmek isterim” diye belirtti.

‘Kürt sorunu anayasal yurttaşlık sorunudur, hukuk, adalet ve insan hakları sorunudur’

Gülistan Kılıç Koçyiğit, konuşmasının devamında şu başlıklara değindi: “Sadece sonuçlarda ortaklaşmak yetmez. Aynı zamanda hep beraber bir kez daha dönüp nedenlere bakmamız, nedenleri iyi tespit edip nedenler üzerinden de çözüm önerileri geliştirmemiz gereken bir dönemde olduğumuzu ifade edelim. O anlamıyla bir kez daha söylemekte fayda olduğunu düşünüyoruz; Kürt sorunu anayasal yurttaşlık sorunudur. Hukuk, adalet ve insan hakları sorunudur. Çözümü de ancak bütün bu başlıklarda önemli adımlar atılarak giderilebilir. Kürt sorununu güvenlik sorunu olarak ele alan yaklaşımların çözümsüzlüğü derinleştirdiğini ifade etmemiz gerekiyor.

Bu çatının altında da biliyorsunuz bir taciz çocuklara yönelik taciz davası vardı. Ve son görülen duruşmada mahkeme gerçekten hiçbir şekilde çocuğun üstün yararını gözeten bir şekilde oradaki tutuklu sanıkları serbest bıraktı. Çocukların ifadeleri alınmadan önce Çocuk İzleme Merkezinin, görüntüleri yeniden izlenmesi talebi açıkça reddedildi ve yetmedi dört tutuklu somut delil yok gerekçesiyle de bırakıldı. Daha sonra kamuoyunda oluşan infial ve aslında çok açık WhatsApp yazışmalarında açık delil durumu olmasına göz önünde bulundurularak yeniden tutuklama kararı verildiğini de az önce öğrendik. Üçü tutuklandı. Bir kişi halihazırda yakalanmaya çalışılıyor. Meclis’in çatısı altında çocuklar cinsel tacize uğradılar. Bütün sürecin içerisinde bu süreç bir şekilde toplumdan kaçırılmaya, Meclis’ten kaçırılmaya da çalışılıyor. Ve yetmedi, yargılama aşamasında bildiğimiz Türkiye ezberi, kadına ve çocuğa yönelik suçlarda faili koruyan, faili aklayan, bütün delil durumlarını mağdur aleyhine değerlendiren bir yargının yeniden devreye girdiğini görüyoruz. Ya bir çocuğa WhatsApp mesajlarında ben burada tekrar etmek istemiyorum. Açık ve net bir şekilde ve sarkıntılık yapan, cinsel taciz suçu işleyen kişilerin delil yok diye bırakılmasını ben toplumun vicdanına havale ediyorum.

‘Devlet Güler Özkan’ı koruyamadı’

Bu Meclis’in çatısında altında olan buna göz yuman yargının toplumdaki diğer davalara yaklaşımını, kadına ve çocuğa yönelik cinsel suçlar ve istismar vakalarındaki karnesini de hep beraber sanırım tahmin edebiliyoruz. Bakın Ağrı’da Güler Özkan 20 günlük bebeği kucağındayken diğer çocuklarının yanında birkaç defa şikayet ettiği eşi tarafından katledildi. Peki Güler Özkan ne yapmıştı? Tam yedi kere başvuru yapmıştı. Yedi kere koruma talep etmişti. Yedi kere ‘Benim yaşamım tehdit altında.’ demişti. Ama buna rağmen bu devlet, bu kurumlar, Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Güler Özkan'ı koruyamadı. Çünkü kadını korumak gibi bir dergi de yok bu kurumların. Çünkü gerçekten kadına yönelik şiddeti masaya yatıran çoklu bir stratejiyle bunun önüne geçmeye çalışan kurumsal bir perspektifi yok. Kadına yönelik şiddeti hala münferit olarak göstermeye çalışan istatistiklerle oynayarak kadına yönelik şiddeti aşağıya çekmeye çalışan bir anlayışla karşı karşıyayız. Bu bir politik sorundur. O anlamıyla kadına yönelik şiddet asla ve asla münferit değildir. Erkek şiddeti münferit değildir. Politiktir ve bu şiddet kadınların yaşamını değersizleştiren, onları güvencesizliğe iten, koruma mekanizmalarını işletmeyen sistemin sonucudur. 

‘Aile Bakanı bütün bu sürecin seyircisi’

Biz burada bunları söylemekten utanıyoruz. 21 istatistik değil, 21 sayı değil. 20 insandan, 20 candan, 20 kadından bahsediyoruz. 20 yaşama tutunması gereken, yaşaması gereken insanın erkekler eliyle katledilmesinden bahsediyoruz. Ama aile bakanı bütün bu sürecin seyircisi. İçişleri bakanı bu sürecin seyircisi. Evet değerli basın emekçileri bütün bu şiddet meselesinin aynı zamanda başka yan faktörlerle de beslendiğini biliyoruz. Bugün ekonomik yoksulluğun kendisi aslında bu şiddeti besleyen nedenlerden biri birisidir. Bugün siyaset dili şiddeti besleyen nedenlerden birisidir. Bugün televizyon medya sektörü şiddeti besleyen teşvik eden nedenlerden birisidir. O anlamıyla büyük politik bir dönüşüme zihinsel bir farkındalığa ve gerçek anlamda şiddetle çoklu mücadele araçlarına ihtiyacımız olduğu açık ve net.

Adalet Bakanı’nı eleştirdi: Kararnamenin mürekkebi kurumadı

Son olarak yeni atanan Sayın Akın Gürlek, Adalet Bakanlığı'na dair de bir iki şey söyleyeyim.  10 Şubat'ta aslında kendi siciline rağmen ataması yapıldı. 19 Mart operasyonundan tutalım Sayın Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Can Atalay, gibi aslında kamuoyuna yakından bilinen bütün önemli davaların da kendisi savcısıydı. Kararnamenin mürekkebi kurumadı. 3 gün olmuş. İlk yaptığı açıklama hak kısıtlayıcı bir düzenleme yapılması gerektiğine dair. Diyor ki: ‘Tutukluların avukatları da hükümlüler gibi görüşleri sınırlandırıyor.’ Evrak alışverişleri durdurulmalı ve burada sınırlama getirmeliyiz diyor. Yani henüz suçu ispat edilmemiş masumiyet karnesi olan bir tutukluyla avukatının görüşmesini bir sorun olarak masaya koyan bir Adalet Bakanlığı profiliyle karşı karşıyayız. Peki gerçekten bu ülkenin sorunu avukatların cezaevinde müvekkillerini, tutuklu müvekkillerini görmesi midir? Yoksa bu ülkenin gerçekten cezaevi gibi bir sorunu, yatak bulamadığı için yerde yatan mahpus sorunu, hasta olduğunda hastaneye ulaş yaşamayan mahpus sorunu, bütün hastalıklarına rağmen infazı yakılan idari gözlem kurulları sorunu gibi sorunları mı var? Bütün bunlar bize neyi gösteriyor? Adalet Bakanlığı'nın henüz nerede olduğu, ne yapması gerektiği ve sorunun gerçeği ile ilgili bir farkındalığı yok.

Özellikle siyasilere yönelik keyfi muameleleri engellemesi gereken barış ve demokratik toplum sürecinde buna uygun bir pozisyon alması gereken Sayın Bakan'ın ilk açıklamasının Hak gaspına yönelik olmasını asla kabul etmiyoruz ve asla böyle bir düzenlemenin gelmesini de doğru bulmadığımızı ifade edelim. O anlamıyla özellikle savunma örgütü yani baroların, Türkiye'nin dört bir yanındaki bütün baroların, iki baro hariç, bu konuya yönelik yapmış oldukları açıklama, ortaya koydukları tutumu da önemsiyoruz, doğru buluyoruz ve bu tutumun yanında olduğumuzu da ifade etmek isteriz.

Şimdi Sayın Bakan aslında şunu dese daha doğru olur. Aslında bazı tutuklular, özellikle siyasiler avukat tutamaz. Onlar görüş yapamaz. Hatta onlar savunma bile yapamaz dese sanırım niyetini daha iyi bir şekilde ortaya koymuş olurdu. Bu düşman ceza hukukunu da aşan bir yaklaşımdır. O anlamıyla kişinin hükümlü ya da tutuklu olup olmamasından bağımsız olarak cezaevinde olan herkesin avukatına erişim hakkı vardır. Avukata erişememek tecrit demektir. Avukata erişememek demek işkence demektir. Avukata erişememek demek cezaevindeki hak ihlallerini toplumdan, kamuoyundan, yargıdan, hukuktan kaçırmak demektir. Avukata erişememek demek Türkiye cezaevlerini Guatemala'ya çevirme girişiminin bizzat kendisidir ve Sayın Bakanı bu riskli Türkiye'deki hukuk adına kalan bütün uygulamaları da geriye düşürecek bu anlayıştan, bu zihniyetten, bu pratikten geri durmaya Türkiye'nin gerçek adalet sorunlarını odaklanmaya, bunlara çözüm bulmaya ve en azından buna dönük bir yaklaşım ortaya koymaya çağırdığımızı da buradan bir kez daha ifade etmek istiyorum."