Genealogy’den Jineoloji’ye bilginin yeniden inşası
“Genealogy” ve “Jineoloji” tartışması, yalnızca dilsel bir tartışma değildir; bilginin iktidarla ilişkisini ve tarih boyunca erkek bakış açısıyla yazılmış anlatılarda kadının konumunu yeniden düşünme gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Haber Merkezi – Son yıllarda Libya’daki kültürel ve felsefi çevrelerde, sözcük olarak birbirine benzeyen ancak bütünüyle farklı düşünsel dünyalara ait iki kavram etrafında dikkat çekici bir tartışma yaşanıyor: Friedrich Nietzsche ve Michel Foucault ile ilişkilendirilen “Genealogy” (Cenoloji) ile Kürt kadın mücadelesi bağlamında ortaya çıkan ve bilginin kadının perspektifinden yeniden inşasını hedefleyen “Jineoloji”
Bu sözcüksel benzerlik bir kafa karışıklığı yaratsa da, aynı zamanda bilginin iktidarla ilişkisi ve tarih boyunca erkekler tarafından yazılmış anlatılarda kadının konumu üzerine daha derin bir tartışmanın kapısını araladı.
Bu tartışmayı yakından incelemek amacıyla sorularımızı, Libyalı felsefe araştırmacısı Wedad Şukri ve Ortadoğu Jineoloji Akademisi üyesi Zahide Mamo’ya yönelttik. Görüşmelerde Wedad Şukri, Genealogy’yi Nietzsche ve Foucault bağlamında, iktidarın kavramları nasıl ürettiğini ve bilinci nasıl şekillendirdiğini açığa çıkaran bir yöntem olarak değerlendirirken; Zahide Mamo ise Jinoloji’nin kadına kendi bilgisini yazma hakkı tanıdığını ve insanı doğa ve toplumla, erk temelli zihniyetten bağımsız bir biçimde yeniden ilişkilendirmeyi hedeflediğini vurguladı.
‘Genealogy köken arayışı değildir’
Wedad Şukri, Genealogy’nin biyolojik soybilimle karıştırılmaması gerektiğini vurgulayarak, “Biz bir aile ağacından değil, kavram ağacından söz ediyoruz” diyor.
Wedad Şukri’ye göre Genealogy (Cenoloji), Latince kökenli eleştirel bir yöntemdir. Bu yaklaşım, fikirlerin tarihini incelerken masum ve saf başlangıçlar aramak yerine, kavramların iktidar ilişkileri ve toplumsal çatışmaların baskısı altında nasıl şekillendiğini açığa çıkarır.
Wedad Şukri, Foucault’nun kavramların “doğal” biçimde ortaya çıktığı fikrini reddettiğini hatırlatarak şunları söylüyor: “Delilikten hapishaneye, cinsiyet kimliğinden normalliğe kadar her kavram bir güç mücadelesinin ürünüdür. Hangi bilginin meşru kabul edileceğine ve hangisinin toplumsal hafızadan silineceğine iktidar karar verir.”
Bu yaklaşımı somutlaştırmak için Vedad Şukri, Foucault’nun ünlü eseri Disiplin ve Cezadan bir örnek veriyor. Foucault, kitapta 1757 yılında Fransız tutuklu Robert-François Damiens’in idamı sırasında yaşanan işkence sahnesini ayrıntılı biçimde aktarır. Wedad Şukri’ye göre bu anlatım bir şov amacı taşımaz; aksine, cezalandırmanın hukuki bir uygulamadan çok, iktidarın kendisini teşhir etme biçimi olduğunu gösterir.
Wedad Şukri bu noktada şunları vurguluyor: “Hapishaneler insanları düzeltmek için değil, bedenleri kontrol etmek için kurulmuştur. Okullar, hastaneler ve kışlalar da aynı işlevi görür. Her toplumsal kurum, özünde bir disiplin mekanizmasıdır.”
Wedad Şukri ayrıca, Nietzsche’nin Efendi ve Köle Ahlakı çözümlemesiyle Foucault’dan önce benzer bir yolu izlediğini; Heidegger’in de kavramların tarihsel kökenlerinin sorgulanmasını önerdiğini hatırlatıyor. Ancak ona göre, Genealogy’yi bilgideki iktidar ilişkilerini açığa çıkaran pratik ve sistematik bir araca dönüştüren asıl isim Foucault’dur.
Libyalı feministler Foucault’nun araçlarını nasıl kullandı?
Wedad Şukri, feminist hareketlerin Genealogy yöntemini nasıl sahiplendiğini de açıklıyor. Ona göre Foucault, erkek ve kadın kavramlarını doğal ya da tarafsız kategoriler olarak ele almaz. Bu yaklaşım, feministler açısından temel bir sorgulamayı beraberinde getirmiştir: “Eğer kavramlar iktidarın ürünü ise, tarihi kim yazdı ve kadınlar neden bilgi üretiminden dışlandı?”
Feministler bu sorgulamayı yalnızca “Tarihi neden yazmadık?” sorusuyla sınırlı tutmadı; aynı zamanda “Tarihi kim yazdı, onu şekillendiren yapılar nelerdi ve geleneksel erkek–kadın ayrımları neden bu kadar köklü?” gibi soruları da gündeme taşıdı.
Wedad Şukri, Judith Butler ve Sandra Harding gibi düşünürlerin Genealogy’yi marjinalleşme ve dışlanma mekanizmalarını görünür kılmak için kullandığını; Faslı sosyolog Fatma Mernissi’nin ise bu tartışmayı Arap dünyasına taşıyan önemli isimlerden biri olduğunu vurguluyor.
Wedad Şukri, değerlendirmesini üniversitelerde Genealogy’nin öğretilmesinin önemine dikkat çekerek tamamlıyor: “Bu yalnızca geçici bir düşünsel moda değil; gençlere eleştirel düşünme araçları sunuyor ve bilginin nasıl üretildiğini, nasıl yapılandırıldığını anlamalarını sağlıyor.”
Jineoloji… Kadın kendi bilgisini yazmaya karar verdiğinde
Görüşmenin diğer cephesinde ise Kürt kadınlar, yalnızca eleştiriyle yetinmeyerek kendi bilimlerini inşa etme yoluna gitti. Bu yaklaşım, 2008 yılında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan tarafından Kürtçe olarak ortaya konulan Jineolojî, yani “Kadın Bilimi” projesine dayanıyor.
Ortadoğu Jineoloji Akademisi üyesi Zahide Mamo’ya göre, Abdullah Öcalan tarafından önerilen ve Kürt kadın hareketleri tarafından benimsenen bu yaklaşım, geleneksel anlamda bir feminist çalışma olarak tanımlanamaz. Zahide Mamo, Jineoloji’yi “binlerce yıl boyunca erkek zihniyetinin hakim olduğu bilimsel bilgi üretimini, kadın perspektifinden yeniden inşa etmeyi hedefleyen bütünlüklü bir proje” olarak tanımlıyor.
Abdullah Öcalan’ın Jinoloji’yi, kendine özgü yöntemi, araçları ve soruları olan bağımsız bir bilim olarak sunduğunu belirten Zahide Mamo, bu yaklaşımın çıkış noktasını şöyle özetliyor: “Önder Öcalan’ın sorduğu soru basit ama derindir: Kadın neden bilgi üretiminden dışlanıyor? Yeni bir bilim, insanı doğa ve toplumla nasıl yeniden ilişkilendirebilir?”
Jineoloji, bu perspektifle Kuzey ve Doğu Suriye’de önce okul müfredatlarına dahil edildi; daha sonra üniversitelere ve özel araştırma merkezlerine taşınarak kurumsal bir nitelik kazandı.
İnsan ve toprak arasında
Zahide Mamo, Jineoloji kavramının Jeoloji (“yer bilimi”) ile de anlam düzeyinde bir ilişki kurduğuna dikkat çekiyor. Nietzsche’nin yaklaşımına bakıldığında, bu “kök” boyutunun Genealogy’de de mevcut olduğunu belirtiyor. Nietzsche, Genealogy’yi etik ve felsefi bir çerçevede, “ahlak ağacı” metaforu üzerinden ele alır; insanın başlangıcına dönerek iyi ve kötünün nasıl oluştuğunu, kültür ve ahlakın zaman içinde nasıl evrildiğini sorgular. Bu yöntem, bugünü anlayabilmek için derinlemesine kazmayı ve köklere inmeyi gerektirir; tıpkı bir jeoloğun yer katmanlarını okuyarak geçmişi çözümlemesi gibi.
Zahide Mamo, Nietzsche’nin bu yaklaşımını Abdullah Öcalan’ın Jineoloji vizyonuyla yan yana koyduğunda, Jeoloji’nin yalnızca yer katmanlarını inceleyen bir bilim olmaktan çıkıp, toplumun ve insanın katmanlarını okuyan bir bilgi alanına dönüştüğünü vurguluyor. Abdullah Öcalan’a göre bu alandaki hiçbir araştırma köklere dönmeden yapılamaz. İnsan etik sistemini nasıl kazandı? Kültür nasıl oluştu? Kadın ve erkeğin kimliği tarih boyunca nasıl şekillendi?
Zahide Mamo, Abdullah Öcalan’ın doğal toplum kavramından hareketle, her varlığın özünde dengeli bir yapıya sahip olduğunu; erkek egemen zihniyetin ve otoritenin sınıflı toplumu inşa etmesiyle birlikte bu dengenin bozulduğunu ifade ediyor. Ona göre, sınıfsal toplum kurulmadan önce erkek–kadın ilişkisi bu ölçüde hiyerarşik ve tahakkümcü değildi.
Jinoloji artık okul müfredatlarında
Bu yaklaşım yalnızca teorik düzeyde kalmadı; okullarda ve üniversitelerde ders programlarına dahil edilerek Kuzey ve Doğu Suriye’de Kürt, Arap, Ermeni ve genel olarak Suriyeli kadınlar için benzersiz bir deneyime dönüştü. Bu süreçte kadın, bilgiyi yalnızca alan değil, aynı zamanda üreten bir özne konumuna yerleşti; direnişten çatışma alanlarına, toplumsal dönüşümlerin öncülüğünden yeni bir ideolojik çerçevenin inşasına kadar aktif bir rol üstlendi.
Jineoloji, “Kadın Bilimi” olarak felsefeyi, bilimi, ruhu ve duyguyu bir araya getirir. Salt zihinsel analizle yetinmeyen bu yaklaşım, insan deneyiminin tüm boyutlarını dikkate alır ve analitik düşünce ile duygusal boyut arasında dengeli bir ilişki kurmayı hedefler.