Siyasi ortaklıkların sınırını çıkarlar çiziyor
Kriz dönemlerinde siyasi ittifakların gerçek gücü, ortak çıkarlar ve verilen taahhütlerle sınanıyor. Tarihsel örnekler, ortak irade ve uygulama mekanizmalarından yoksun anlaşmaların kağıt üzerinde kaldığını gösteriyor.
HÊVÎDAR XALİD
Haber Merkezi - Çıkarların ön planda olduğu ve ilişkilerin karşılıklı fayda temelinde şekillendiği bir dünyada, devletler ve uluslararası güçler arasında siyasi ittifaklar kuruluyor, savunma ve ekonomi anlaşmaları imzalanıyor.
Büyük bir güç ve nüfuz göstergesi olarak sunulan bu anlaşmalar, çoğu zaman tanıtım kampanyaları ve siyasi söylemlerle kamuoyuna duyuruluyor. Ancak çatışmaların şiddetlendiği, savaşların sınırları aşarak tarafları doğrudan etkilediği dönemlerde, bu ittifakların gerçek gücü ve işlevi yeniden sorgulanıyor. Ortak hareket etme yolları, caydırıcılık ve savunma kapasitesinin geliştirilmesi, ayrıca imzalanan anlaşmalarla ilan edilen hedefleri somut adımlara dönüştürecek güvenlik ve ekonomi mekanizmalarının oluşturulması gündeme geliyor. Böylece ittifakların krizler karşısındaki dayanıklılığı ve tarafların ortak yükümlülüklerini yerine getirme iradesi tartışma konusu haline geliyor.
Uluslararası anlaşmaların birçoğu, çıkarların değişmesi ve kriz anlarında etkili uygulama mekanizmalarının bulunmaması nedeniyle tarihsel süreçte hedeflerine ulaşamadı. Bu bağlamda, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında yakın zamanda oluşturulan “Mekke İttifakı”, özellikle İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapattığı ve enerji ile küresel ticaretin güvenliğini tehdit ettiği son savaşın ardından, sahada gerçek bir güce dönüşme kapasitesine ilişkin önemli sorularla karşı karşıya bulunuyor.
Çıkarlar, ittifakların kağıt üzerinde kalmasına neden oluyor
Devletlerin ortak yükümlülüklerinin önüne kendi çıkarlarını koyması nedeniyle uluslararası ittifaklar kriz dönemlerinde sahneden çekiliyor ve kağıt üzerinde kalıyor. Bu stratejik yetersizlik, karmaşık savaşlarla mücadele etmek için gerekli uygulama mekanizmalarının ve ortak bir vizyonun bulunmamasından kaynaklanıyor. Ayrıca bu anlaşmalar, anlık güç dengeleri üzerine kuruluyor. Söz konusu dengeler değiştiğinde taraflar, kendi çıkarlarını elde etmek için taahhütlerinden geri adım atıyor. Sonuçta halklar, bu siyasi hesapların ilk ve en ağır bedelini ödeyen taraf oluyor.
Mısır ile Suriye ittifakı
Yakın tarih, büyük umutlarla ilan edilen ancak siyasi değişimler ve çıkar çatışmaları karşısında ayakta kalamayan çok sayıda ittifak ve anlaşma örneğiyle dolu. Bunların en önemlilerinden biri, Mısır ile Suriye arasında ilan edilen birliktir. 22 Şubat 1958’de iki ülkede yapılan halk oylamasının ardından Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin kuruluşu resmen ilan edildi. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır yeni devletin başkanlığını üstlenirken, Kahire başkent olarak belirlendi. Ancak bu birlik deneyimi, 28 Eylül 1961’de Şam’da gerçekleşen askeri darbeyle sona ermeden önce yalnızca yaklaşık üç buçuk yıl sürdü. Böylece iki halkın büyük umutlar bağladığı, ancak devamlılığını sağlayamayan ve kendisinden beklenenleri gerçekleştiremeyen siyasi bir deneyim tarihe karıştı.
Suudi Arabistan ile İran
10 Mart 2023’te Suudi Arabistan ile İran, altı yıl süren kopukluğun ardından diplomatik ilişkilerin yeniden başlatılmasını öngören bir anlaşmayı Çin’in arabuluculuğunda imzaladı. Anlaşma, o dönemde iki tarafın yakınlaşmasının nedenleri ve bunun bölgesel ilişkilerin niteliğinde yol açabileceği değişimler, hatta çözüme kavuşturulamayan bazı meselelerin sonuçlandırılması konusunda geniş çaplı tahmin ve analizlere kapı araladı. Ancak anlaşmanın ardından yaşanan gelişmeler ve verilen tepkiler, imza sürecine eşlik eden beklentiler ile elde edilen somut sonuçlar arasında bir uçurum bulunduğunu ortaya koydu. Anlaşma, ortak tutumların geliştirilmesi veya karmaşık bölgesel meselelerin birçoğunda etkili koordinasyon sağlanması yönündeki beklentileri karşılayamadı. Bu durum, yakınlaşmanın sınırlarına ve dar siyasi hesapları aşma kapasitesine ilişkin soruları yeniden gündeme getirdi.
Şam ile Tahran
Suriye’de ise Beşar Esad yönetimi yıllarında Şam ile Tahran arasında yakın bir ittifak kuruldu. Suriye, 2000’li yılların başlarına kadar bu ittifakta etkili ve aktif bir konuma sahipti. Ancak son yirmi yılda ülkede ve genel olarak Ortadoğu’da yaşanan değişimler, ittifakın niteliğini ve iki taraf arasındaki güç dengesini değiştirdi; Şam’ın kendi kararları üzerindeki etkisini kontrol etme kapasitesini giderek zayıflattı. Zamanla Suriye, tabiri caizse, İran nüfuzunun geniş bir alanına dönüştü. İran’ın etkisi devletin kilit kurumlarına ve karar merkezlerine kadar uzanırken, birçok hayati dosyanın yönetimine doğrudan müdahil oldu. Bu durum yalnızca Suriye’nin karar alma bağımsızlığını zayıflatmakla kalmadı, aynı zamanda Suriyelilerin yaşadığı acıları da derinleştirdi. Suriyeliler, bu müdahalenin sonuçlarının ve uzun vadeli etkilerinin ağır bedelini hala ödüyor.
Buradan hareketle, ABD-İsrail-İran savaşının bölgedeki dengelerin niteliğinin bir yönünü açığa çıkardığı ve Ortadoğu’nun yeni bir yeniden konumlanma sürecine girdiğini gösterdiği söylenebilir. Bu süreçte hassas stratejik hesaplar, sloganların ve askeri hamlelerin önüne geçiyor. Tahran kapsamlı bir çatışmadan kaçınmaya çalışırken, sahada kendisiyle ittifak halindeki güçler gelişmeleri temkinli bir şekilde izliyor. Uluslararası güçler ise tırmanışı kontrol altına alma çabaları ile bunun sonuçlarını kendi çıkarları doğrultusunda değerlendirme girişimleri arasında hareket ediyor. Bu denklemde eski ve yeni ittifakların başarısı, hızla değişen koşullara uyum sağlama kapasitelerine ve önümüzdeki dönemin ortaya çıkaracağı güç dengelerine bağlı kalıyor. İsrail seçimleri ile ABD’de yapılacak ara seçimlerin sonuçları da bu dönemin şekillenmesinde etkili olabilir.
Sonuç olarak siyasi, ekonomik ya da stratejik nitelikteki anlaşmalar ve ittifaklar her zaman çözüme kavuşmamış sorunları ele almak ve karmaşık meselelere köklü çözümler bulmak amacıyla kurulmaz. Bunlar, belirli koşulların dayattığı geçici süreçlerde gündeme gelebilir ve amaçları güç dengelerini yeniden düzenlemek, müzakere konumlarını iyileştirmek ya da nüfuzu artırmak olabilir. Bu nedenle anlaşmaların gerçek değeri, duyurulmalarına eşlik eden gürültünün büyüklüğüyle veya konferansların ışıkları altında imzalanan anlaşmaların sayısıyla değil, sınavlar karşısında ayakta kalabilme ve yükümlülükleri tutum ve eylemlere dönüştürebilme kapasiteleriyle ölçülür. Ortak bir vizyon bulunmadığında ve anlaşmalar açık uygulama mekanizmalarından yoksun kaldığında ittifaklar, krizlerle mücadele edemeyen biçimsel yapılara dönüşür ve kuruluş anında ne kadar güçlü ve sağlam görünürlerse görünsünler, kağıt üzerinde kalmaktan öteye gidemezler.