Avukat Nayre Ansari, İran’da insanlığa karşı suçları ve uluslararası yargı sürecini anlattı
İran’da sistematik hak ihlallerini “insanlığa karşı suç” olarak nitelendiren Avukat Nayre Ansari, “Şüphesiz, geçiş sonrası dönemde, suçları soruşturmak ve bu suçların faillerini yargılamak üzere özel ceza mahkemeleri kurulacaktır” dedi.
ŞAHLA MUHAMMEDİ
Haber Merkezi – Ocak ayının başlarında İran’da yeniden başlayan protestolar sert devlet müdahalesiyle karşılaştı. Tutuklama dalgasının büyümesiyle birlikte binlerce kişi gözaltına alındı. Ancak İran İslam Cumhuriyeti’nin resmi medyası, tutuklamalar ve şiddet olaylarına ilişkin şeffaf bilgi paylaşmıyor. Devlet medyasında çoğunlukla zorla alınmış itiraflara ve idam cezalarına ilişkin haberlere yer verilirken, bu cezaların verilme süreci belirsiz ve denetimsizliğini koruyor. Sorularımızı yanıtlayan Avukat Nayre Ansari, konunun hukuki boyutunu hem İran iç hukuku hem de uluslararası hukuk açısından değerlendirdi.
*Öncelikle İran'da gözaltına alınan protestocuların durumuna değinelim. Mevcut durumları nedir ve medyada gördüklerimiz ne ölçüde gerçekliği yansıtıyor? Bir avukat olarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Uluslararası ceza hukukunun mevcut durumunda, "insanlığa karşı suç" oluşturmak için, suç eyleminin yasal bir bağlamını; sivil nüfusa karşı yaygın ve organize bir saldırıyı dikkate almak gerekir. Bu "yaygınlık ve örgütlenme", Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi'ndeki Blaškić davasında incelenen ve bu suçların kışkırtıcıları ve failleri aleyhine bir karar verilmesine yol açan aynı özelliktir. Bu kararda, mahkemenin örgütlenmenin dört temel unsura sahip olduğunu belirtmesi çok önemliydi.
Birincisi, siyasi bir amaç; yani, bir saldırıyı gerçekleştirmek için önceden tasarlanmış bir plan veya kelimenin geniş anlamıyla bir ideoloji vardır. Bir toplumun nasıl yok edileceği veya zayıflatılacağı üzerine kurulu unsurlar. Bu unsurlar, özellikle geçen ay olmak üzere, ocak ayındaki protestolarda açıkça görüldü.
İkincisi, bir grup sivile karşı çok büyük ölçekte suç işlenmesi veya insanlık dışı eylemlerin tekrar tekrar, sürekli ve birbirine bağlı bir şekilde gerçekleştirilmesidir. Daha önceki protestolarda da, daha küçük ölçekte olsa da, bu tür suçlara tanık olduk, ancak o zaman bile, uluslararası belgelere dayanarak, bu eylemler insanlığa karşı suç örnekleri olarak kabul ediliyordu. BM İran Özel Raportörü ve üç yıl önce kurulan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu, çok sayıda raporlarında insanlığa karşı suçların meydana geldiğini vurguladı.
Üçüncü unsur, bu eylemleri gerçekleştirmek için hem askeri hem de sivil kamu kaynaklarının kullanılmasıdır ki bu da son protestolarda açıkça gözlemlendi. Son dönemde çok belirgin olan dördüncü unsur ise, bu planın hazırlanmasında ve uygulanmasında üst düzey siyasi veya askeri yetkililerin katılımıdır. Bu bağlamda, planın açıkça veya ayrıntılı olarak duyurulması gerekli değildir, daha ziyade, varlığı, koşullar, tarihi bağlam ve bir dizi olaydan çıkarılabilir. Daha önceki protestolarda da belirtildiği gibi, bu bağlamda suç eylemleri gerçekleşmiş ve Şamkhani ve İslam Devrim Muhafızları Kolordusu ile bağlantılı diğer kişiler, hem komutan hem de fail olarak bu süreçte rol oynamış ve oynamaya devam etmektedir.
Bu planın varlığı, kamuoyuna yönelik içerik, siyasi programlar, yazılar ve yöneticiler tarafından yapılan eylemler, medya propagandası ve kolluk kuvvetleri ile askeri güçlerin kışkırtması, ayrıca tecavüz, keyfi gözaltı, işkence ve ardından gelen şüpheli ve bilinmeyen ölümler de dahil olmak üzere çeşitli şiddet biçimlerinden de çıkarılabilir. Tüm bu vakalar, Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü'nde "insanlığa karşı suçlar" başlığı altında ayrıntılı olarak belirtilmiştir.
İnsanlığa karşı suçlar
İnsanlığa karşı suçlar, önceden tam olarak tanımlanmamış olsa da iki ana kategoride ele alınabiliyor. Birinci grup, cinayet, imha ve suç izlerinin silinmesi gibi insanlık dışı eylemleri kapsıyor, bu kapsamda tecavüz sonrası kurbanların cesetlerinin yakılması gibi vahşi uygulamalar da yer alıyor. Son protestolarda bildirildiği üzere, etnik köken veya milliyet ayrımı gözetmeksizin sivil nüfusun zorla yerinden edilmesi de bu kategoriye giriyor. İkinci grup ise, toplu zulmü içeriyor ve bu tür suçlar genellikle siyasi, etnik, ırksal veya dini nedenlerle işleniyor. Her iki durumda da hedef, silahsız siviller oluyor.
Bu tür eylemler, dünya genelinde pek çok hukuk sisteminde suç olarak tanımlanıyor, özellikle BM belgelerine taraf demokratik ülkelerde, iç hukukta “insanlığa karşı suçlar” ve “savaş suçları” başlıkları altında ele alınıyor. Bu nedenle temel ihlaller göz önüne alındığında, iki ana suç türü öne çıkıyor: biri doğrudan cinayet ve öldürme gibi bireysel eylemleri kapsayan suçlar, diğeri ise kitlesel zulüm ve sistematik baskıyı içeren toplu suçlar.
Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’nün 7. Maddesi uyarınca, sivil nüfusa karşı sistematik cinayet, işkence, kitlesel gözaltı ve zorla kaybetme gibi eylemler, kasıtlı ve sonuçlarının bilinciyle işlendiğinde insanlığa karşı suç olarak kabul ediliyor. Bunun yanı sıra, Birleşmiş Milletler’in İşkenceye Karşı Sözleşmesi işkenceyi mutlak şekilde yasaklarken, 1966 Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile 1950 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de özellikle gözaltı merkezleri ve kapalı alanlarda işkencenin uygulanmasını net bir şekilde yasaklıyor.
Tutuklulara ve protestoculara karşı yapılan hukuka aykırı eylemler, tehditler, zorlama ve işkenceye karşı yetkililerin ve yargı kurumlarının dokunulmazlığını sona erdirmenin en etkili araçlarından biri, bu suçların doğru bir şekilde belgelendirilmesini vurgulamaktır. Bu bağlamda, BM belgesi olan “İstanbul Protokolü 2022”, işkence ve kötü muameleye ilişkin etkili hukuki ve tıbbi soruşturmaların belgelendirilmesi ve yürütülmesi için uluslararası yasal standartlar ve özel kılavuzlar belirlemektedir. Bu protokol, özellikle siyasi tutuklulara karşı yetkililerin hesap verebilirliğini sağlamada ve yargısal dokunulmazlıklarını kaldırmada önemli bir rol oynamaktadır.
Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsüne göre, cezai sorumluluk, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, askeri ve güvenlik yetkilileri de dahil olmak üzere yüksek rütbeli yetkilileri ve işkence ve insanlık dışı muamelenin doğrudan veya dolaylı faillerini kapsar ve bunların hiçbiri bu durumlarda yargısal dokunulmazlıktan yararlanamaz. İnsan hakları alanında, ulusal egemenlik kavramı artık geleneksel tanımına sahip değildir ve “koruma sorumluluğu” ilkesi özel bir yer edinmiştir.
Ayrıca, gözaltı, hapis veya tahliyeden kısa bir süre sonra meydana gelen şüpheli ölümlerle ilgili olarak, 2017 yılında kabul edilen Minnesota Protokolü özellikle önemlidir. Bu protokol, özellikle ölümün devletin, kurumlarının veya ajanlarının eylemleri veya ihmallerinin sonucu olduğu ve devletin yaşam hakkına saygı yükümlülüğünün ihlaliyle ilgili olduğu durumlarda, iddia edilen tüm yasadışı ölümlerin soruşturulması için çerçeveyi belirler.
Bu çerçevede, Devrim Muhafızları, İstihbarat Bakanlığı, Adli Güvenlik Servisi ve Basij Örgütü de dahil olmak üzere devlet ve güvenlik kurumları, çok sayıda vakada temel yaşam hakkını ihlal etmekle suçlanmaktadır. Gözaltında veya devletin yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü yerine getiremediği durumlarda meydana gelen şüpheli ölümler, yasal işlemlerin başlatılması için gerekçe oluşturmaktadır.
Sonuç olarak, bu ihlaller dizisi, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde, gerçeği bulma mekanizmalarında ve üçüncü ülkelerdeki ulusal mahkemelerde yasal işlemlerin yürütülmesinin yolunu açmaktadır. Evrensel yargı yetkisi ilkesinden yararlanılarak, bu ülkelere seyahat eden, ekonomik veya ticari faaliyetlerde bulunan failler tutuklanabilir, yargılanabilir ve cezalandırılabilir.
1960'lardaki hapishane katliamlarından 2009 sonrası devam eden protestolara kadar, İran'da yaygın baskı ve insan hakları ihlalleri modeli devam etmektedir. Siyasi mahkumların idamına ek olarak, bahsettiğiniz gibi, insan hakları grupları ve kurumları tarafından defalarca şüpheli ölümler de belgelenmiştir. Ancak temel sorun, henüz sağlanamamış bir cevap olan hesap verebilirliğin eksikliğidir.
*İslam Cumhuriyeti’ndeki mevcut koşullar ve uluslararası mekanizmalar (Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü ve ilgili sözleşmeler) göz önüne alındığında, bu rejimin hesap verebilir hale getirilmesi mümkün mü? Özellikle İsveç davasının başarısız sonuçları ve farklı ülkelerin vatandaşlarının fiilen rehin alınarak tutuklanması gibi uygulamalar dikkate alındığında, bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
23 Ocak (2 Şubat 2020) tarihli İnsan Hakları Konseyi’nin acil oturumu bağlamında, “Koruma Sorumluluğu” (R2P) ilkesi öne çıkıyor. Bu ilkeye göre egemenlik, bir ayrıcalık değil, vatandaşlarının can ve mal güvenliğini koruma sorumluluğudur. Baskıcı ve suçlu bir hükümet bu temel görevi yerine getiremezse, uluslararası toplum vatandaşları koruma görevini üstlenebilir. Koruma Sorumluluğu ilkesi, hükümetler için aşamalı önlemler öngörüyor. İlk adımda, diplomatik ve ekonomik araçlar devreye giriyor, elçilik faaliyetlerinin askıya alınması, büyükelçilerin geri çağrılması veya baskıcı hükümetlerin yeni büyükelçilerinin kabul edilmemesi gibi uygulamalar bunlar arasında yer alıyor. 1961 Viyana Sözleşmesi’ne göre, bir ülke herhangi bir gerekçe göstermeden bir hükümetin yeni büyükelçisini kabul etmeyi reddedebilir. Ekonomik boyutta, hedefli ve akıllı yaptırımlar da dikkate alınmaktadır. Bunlar arasında yürütme, yasama ve yargı organlarının başkanları gibi üst düzey hükümet yetkililerine yönelik yaptırımlar ve yurt dışındaki varlıklarının dondurulması yer almaktadır. Son günlerde, bazı hükümetler tarafından bu önlemlerin bazılarının uygulanmasına da tanık olduk.
Geçtiğimiz hafta, Avrupa Birliği, İslam Devrim Muhafızları Birliği'ni “terör örgütleri” listesine aldı. İslam Cumhuriyeti'nin bazı yetkililerinin, aralarında birliğe üye geçmişi olan milletvekillerinin de bulunduğu kişilerin tepkisi, bu önlemin önemine ve etkinliğine bir kanıt niteliğindeydi. Bu karar, İran hükümetinin resmi ve görünüşte yasal yapılarının da uluslararası düzeyde tanındığını ve yaptırıma tabi tutulduğunu göstermektedir. Bu durum pratik ve caydırıcı sonuçlar doğurabilir.
Koruma Sorumluluğu ilkesi, gerektiğinde askeri adımların atılmasını da öngörüyor, ancak bu seçenek, tüm diplomatik ve ekonomik araçlar etkisiz kaldığında gündeme geliyor. Öte yandan, eleştirmenler, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan birçok uluslararası sözleşme ve mekanizmanın günümüzde yeniden gözden geçirilmesi ve reforme edilmesi gerektiğini vurguluyor. Yine de, İran halkını korumak için hala uygulanabilir ve etkili yasal mekanizmaların mevcut olduğu belirtiliyor.
İkinci bölümde, hükümet temsilcilerinin çoğunluğunun İslam Cumhuriyeti tarafından işlenen insanlığa karşı suçları kınayan İnsan Hakları Konseyi kararına lehte oy verdiği 23 Ocak toplantısına geri dönüyoruz. Bu eylem, devletlerin devletlere karşı şikayetlerini dinleme yetkisine sahip olan Uluslararası Adalet Divanı'nda yasal işlem başlatmanın yolunu açabilir.
Ayrıca, bireylere karşı ceza davalarını dinleme yetkisine sahip olan Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne şikayette bulunmak da bir diğer yoldur. Bu bağlamda, ocak ayındaki olaylardan sonra, gerekli belgeler ve deliller bu mahkemeye gönderilmiş ve alındığı teyit edilmiştir. Bu belgeler ayrıca, temel görevi mağdurların, ailelerin ve tanıkların ifadelerini ve delillerini kaydetmek, belgelemek ve korumak olan BM Gerçekleri Araştırma Komisyonu ve İran Özel Raportörü Bayan Mai Sato'ya da sunulmuştur. Tüm bu önlemler, zorlu olsa da yasal kovuşturma yolunun açıldığını ve devam eden diplomatik, hukuki ve medya baskısıyla bu yaygın suçların uluslararası kurumların ciddi gündeminde tutulabileceğini ve hesap verebilirlik sürecinin güçlendirilebileceğini göstermektedir.
*Askeri müdahale İran halkına ne ölçüde fayda sağlayabilir?
Amerika Birleşik Devletleri esasen ne Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin ne de Uluslararası Adalet Divanı'nın üyesidir. Bu nedenle, ABD'nin performansına tarihsel bir perspektiften bile bakacak olursak, birçok eyleminin uluslararası bir mahkemede ele alınması gerektiği açıktır. Bu mahkemelere üye olmamak veya katılmamak, başlı başına bir tür kovuşturma caydırıcısı olarak kabul edilir. Bu nedenle ABD bu kurumlara ne üye olur ne de katılır.
Ancak askeri müdahaleye gelince, bir avukat olarak asıl arzumun İran'ın onurlu halkının akıllıca ve bilinçli hareket etmesi olduğunu vurgulamalıyım. ABD veya İsrail gibi ülkelerin askeri müdahalesi, İran içinde şiddeti yaymaktan ve öngörülemeyen sonuçlar yaratmaktan başka bir sonuç vermeyecektir ve kesinlikle İran halkının istediği şey değildir. Ana hedef, en az insan kaybıyla ve şiddete başvurmadan İslam Cumhuriyeti'nden çıkıştır; özgürlüğe, kurtuluşa ve zafere götüren bir yoldur.
Aynı zamanda, hukuk alanında bugüne kadar alınan önlemler, çoğu zaman siyasi mülahazalar, ulusal çıkarlar ve hükümetlerin kişisel çıkarları tarafından gölgede bırakılsa da, İslam Cumhuriyeti'nden geçiş sonrası dönemde belirleyici bir rol oynayabilir. Belgelenmiş, güvenilir ve doğrulanmış belgelerin varlığı göz önüne alındığında, bu hukuki önlemler, geçiş dönemi adalet sürecinde referans ve yasal temel olarak kullanılabilir. Şüphesiz, geçiş sonrası dönemde, suçları soruşturmak ve bu suçların ana faillerini ve faillerini yargılamak üzere özel ceza mahkemeleri kurulacaktır. Bu mahkemelerin görevi adaleti sağlamak, hesap verebilirliği temin etmek ve cezasızlık döngüsünü sona erdirmek olacaktır.