Özel savaşın en klişe halinin yeni nakaratı

Kadın bedenini savaş alanına dönüştüren barbarlık ile beyaz Türk erkeğini ‘kahramanlaştıran’ sahte anlatı, aynı stratejinin iki yüzüdür. Hakikat, bu özel savaş politikasıyla perdelenir.

HİRA AHLAT

Haber Merkezi - Neil Postman, 1990’da televizyonu “öldüren eğlence” olarak tanımlamıştı. Onun sözlerine günümüz dünyasında internet, sanal medya platformları, dijital medya ağları ve bilişim teknolojilerini de ekleyelim. Artık yalnızca televizyon değil, akıllı telefonlar, bilgisayarlar, algoritmalarla yönlendirilen hakikati öldüren içerik akışları toplumların duygu ve düşünce dünyalarını kumanda merkezine dönüşmüş durumdadır.

Toplumun bütününü ilgilendiren her konu bu ekranlar aracılığıyla işleniyor; neyi, nasıl, hangi kaynaklardan öğreneceğimize yön veriliyor. Bir yandan canlı yayınlarda küçük ekranların içine hapsolan yaşamlar, savaşları az sonra bir komik kedi videosu izlemek için ara reklam olarak görüyor. İnsanların beyni atom bombası ağırlığında bir hakikat yitimi bombardımanına maruz kalıyor. Kendisi ekranların içine hapsoluyor; diziler, reklamlar, programlar, sosyal medya içerikleri maddi ve manevi dünyayı şekillendiriyor, sualsiz kabullenmeyi dikta ediyor. Adeta toplumların hafızasına tecavüz eden bir belleksizleştirme operasyonu yürütülüyor.

Türk dizi ve sinema sektörünün klişeleri

Bu hegemonik kültür, devletin militarist ve sömürgeci politikalarıyla birleştiğinde, kadın bedeni üzerinde yürütülen özel savaşın en güçlü ideolojik araçlarından biri haline geliyor. Konu Kürtler olduğundan yine “öteki”nin kurgulanmasının versiyonları dizilerde arzı endam ediyor ki konu oldukça geniş anlat anlat bitmez. Mardin’e Kanada’dan gelmiş doktor Türk kızın başına gelenler...Belinden silah eksik etmeyen kocasının kardeşi ile evlenen konaklarda yaşayan birbirine düşman kadınlar! Gördüğü her askere yani devletin temsilcisine “komutanım” diye hitap eden iktidar karşısında ezik ama kendi toplumuna acımasız bir sınıfsallıkla bakan ağa rolleri...Urfa’da bir erkek için birbirine düşman olmuş kumalar ve her sahnesinde illa silah patlatan kaba saba erkekler...Vs vs... Bu yazının konusu ise yine konusu Kürtler olan ırkçı cinsiyetçi nefretle beslenmiş bir başka dizi. Sömürge romantizminin en klişe haliyle beyaz Türk askerin kurtarıcı rolüne soyunduğu “Sevdiğim Sensin” isimli diziye “Hadi be kardeşim siz hala orada mısın!!” diye isyan etmemek elde değil. Birkaç istisna hariç bütün Türk TV ve sinema sektörünün klişelerinde olduğu gibi elinde silah, kötü, çirkin, kaba, cahil bütün ırkçı nefreti dizinin birinci bölümünde ortaya dökmüş dizinin kadın olan senaristi ve yönetmeni. Yönetmen ve senaristimizi de merak edenler baksın, popüler kültürün popcorn tarihine meraklı iki ‘ırk’severi...Ve bir diğer klişemiz “beyaz Türk erkek” kurtarıcılığa soyunur, Kürt kadın ise korunmaya muhtaç bir figür olarak resmedilir. Böylece sömürgecilik, sömüreni “koca”, sömürüleni “karı” olarak algılar; cinsiyetçiliği özel savaş yöntemleriyle yeniden üretir ve bunu hakikat gibi sunar.

Hakikat, popüler kültürün sahte kahramanlık anlatılarıyla perdelenir

Sunar sunmasına da hakikat öyle midir? Oysa çok değil dönüp birkaç yıllık siciline baksalar Kürdistan’daki asker-polis ve korucu siciline, gerçek orada ayan beyan duruyor. Sağır sultanlar bile bilir ki Kürdistan’da kadınların yaşadığı şiddet münferit değil, sistematik bir devlet politikasının ürünüdür. Hakkâri’de uzman çavuşların kurduğu fuhuş tuzakları, Bingöl’de bir kadına tecavüz eden ve yargılanmalarına rağmen serbest bırakılan uzman çavuşlar, Şırnak sokaklarında kadınları taciz eden askerler… Bu örnekler, militarizmin kadın bedeni üzerinde kurduğu tahakkümün kanlı kayıtlarıdır. Devletin cezasızlık politikası, bu şiddeti yalnızca örtmekle kalmaz; onu yeniden üretir, kurumsallaştırır. “Sevdiğim Sensin” dizisi ise bu gerçeği ters yüz eder. Bir askerin bir kadını kurtarmak için evlenmesini romantik bir hikâye olarak sunar. Oysa gerçekte olan daha birkaç yıl önce İpek Er’in uzman çavuş Musa Orhan tarafından sistematik tecavüze uğrayıp intihara sürüklenmesidir. Gerçeklik, kadınların bedenlerinin sömürgeci militarizm tarafından ganimetleştirilmesidir. Hakikat, popüler kültürün sahte kahramanlık anlatılarıyla perdelenir.

Sistematik tecavüz kültürü ve devlet politikası

Susan Brownmiller, “Tecavüz, şehvetten değil, şiddetten ve güçten kaynaklanan bir suçtur” der. Bu söz, Kürdistan’da yürütülen özel savaş politikalarının özünü açığa çıkarır. Tecavüz, bireysel sapkınlık değil; devletin ve militarizmin kadın bedeni üzerinde kurduğu iktidarın bir parçasıdır. Tabi ki tecavüz sistemli bir devlet politikası ise tecavüz kültürünü perdeleyen sektörler oluşturmakta bunun bir parçasıdır.

Gayatri Spivak’ın “Alt-kültür konuşabilir mi?” sorusu burada yankılanır. “Jin jiyan azadî” sihri ile tüm dünya kadınlarının özgürlük öncüsü olan Kürt kadınları, dizilerde ve devlet söyleminde sessizleştirilir, özne olmaktan çıkarılır. Chandra Mohanty’nin belirttiği gibi, “üçüncü dünya kadını” homojen, mağdur ve geri olarak tanımlanır; böylece sömürgeci kurtarıcılık ideolojisi yeniden üretilir. Yani anlayacağınız klişe sadece senaryo ile sınırlı kalmaz arkasındaki ideolojik amaçta da kendini tekrarlar.

Sömürgeci işgal mantığının yeniden üretilmesi

İşin hem ironik hem trajik yanı ise Türkiye devleti bir yandan Halep’te Kürt kadın savaşçıların cansız bedenlerini binalardan atan, öldürdüğü kadın savaşçının saçını kesip ganimet diye paylaşan kendi büyütüp beslediği çete gruplarını televizyonlarda ırkçı savaşsever hezeyanlarıyla desteklerken; diğer yandan ise “kurtarıcı” rolüne soyunur. Bu basit bir çelişki değil, bilinçli bir özel savaş politikasıdır. Kadın bedenini savaş alanına dönüştüren barbarlık ile beyaz Türk erkeğini ‘kahramanlaştıran’ sahte anlatı, aynı stratejinin iki yüzüdür. Hakikat, bu özel savaş politikasıyla perdelenir; hakikat sömürgecinin ideolojik argümanına dönüşmüş iletişim araçlarıyla ideolojik bir sis perdesiyle görünmez kılınır.

Yani kadın bedeni hem “fethedilecek toprak” hem de “düşmanı aşağılamanın aracı”dır. Bugün Türkiye’nin Kürdistan’da yürüttüğü politikalar, bu sömürgeci mantığın güncel bir yeniden üretimidir.

Bugün tanıklık ettiğimiz şey, Türkiye’nin Kürdistan’da yürüttüğü sömürgeci politikaların kadın bedeni üzerinden işleyen özel savaş stratejileridir. Militarizm, yalnızca silahlı çatışmalarla değil, kadınların bedenleri üzerinden kurduğu tahakkümle işleyen bir iktidar biçimidir. Hakikatin ters yüz edilmesi, popüler kültürden devlet politikalarına, uluslararası güç dengelerinden medya söylemlerine kadar geniş bir alanda yeniden üretilmektedir.
Şüphesiz bahsi geçen dizi sadece bir örnek olarak ele alınmıştır. Irkçılığı, şiddet, tecavüz kültürü ve saldırganlığı öğreten, yayan bu ve benzeri dizi ve televizyon kültürüne karşı eylemli toplumsal refleksi örgütleyerek, farkındalık yaratmak, izin vermemek gerekmektedir. Senden olmayan hikayeyi sana hakaret ve aşağılama ile anlatan hakikat katillerine mahkum değiliz. Kaynağın kurutulması veya etkisizleştirilmesi, bilinçli bir

tutumu, reddi gerektirir. Toplum tarafından reddedilmesi; şiddet toplumu, milliyetçi, militarist kişilikler yaratma ve faşizmi toplumsal bir karaktere dönüştürme kurgusunu boşa çıkarır. Şiddet, tecavüz, savaş ve ölümü kutsayan endüstri tekellerinin pasif seyircisi değil; beynimizin, yüreğimizin ve bedenimizin bütünlüğüne zarar vermeyen; iyi, güzel, doğru yaşamın aktif öncüsü, öznesi olalım! Ve dahası hakikatin katillerine karşı hakikati yaşatabilelim....