İstanbul: İran’dan kaçan kadınlar için bir erozyon durağı

İstanbul, birçok İranlı kadın için özgürlüğe giden yolda geçici bir durak noktası olmalıydı, ancak birçoğu için belirsizlik, kaçak çalışma, psikolojik baskı ve güvensizlik alanı haline geldi.

NEDA OMİDVAR

İstanbul- Soğuk bahar yağmuru Aksaray’ın ıslak kaldırımlarına yağıyor. Kısa, koyu renkli bir palto ve yıpranmış askılı küçük bir çanta taşıyan genç bir kadın, döviz bürosunun penceresinin önünde durmuş, sürekli telefonunu kontrol ediyor. Birkaç metre ötede, iki kadın daha Farsça konuşuyor; sessizce, kısa ve temkinli bir şekilde, sanki hala duyulmaktan korkuyorlarmış gibi. İlk bakışta İstanbul, her zaman canlı olan, turistlerle, ışıkla, kafelerle, gemilerle, müzikle ve durmaksızın devam eden trafikle dolu aynı şehir. Ancak bu canlı görüntünün ardında, başka bir şehir akıp gidiyor; İranlı kadınların kurtuluş ve yıkım arasında, sonsuz bir belirsizlik içinde asılı kaldığı bir şehir.

Ülkelerini terk etmek zorunda kaldılar

Yarı dolu valizlerle, birkaç bin dolar borçla ve seyahat belgesinden çok acil durum biletine benzeyen pasaportlarla İran’ı terk ettiler. Kimisi 4 Ocak 2024’te sokakları zulüm ve tutuklama alanına çeviren protestoların ardından; kimisi “Jin, Jiyan, Azadî” devrimci ayaklanmasının ardından; kimisi çağrı ve güvenlik baskılarının ardından; birçoğu da İran’ın İsrail ve ABD ile yaşadığı gerilim ve çatışmalar sonrası, ülkenin zaten çökmüş olan ekonomisinin tamamen çökme eşiğine geldiği, güvensizlik, umutsuzluk ve toplumsal boğulma duygusunun daha da yoğunlaştığı haftalarda ülkeyi terk etti.

Avrupa’ya giden yolda bir durak

Çoğu için İstanbul bir yaşam alanı değil, sadece Avrupa’ya giden yolda kısa bir durak, bir koridordu. Almanya, Fransa, İsveç, Hollanda, Kanada ve ABD gibi ülkeler zihinlerinde bir çıkış haritası gibi beliriyordu. Ancak yüzlerce İranlı kadın için bu koridor bir hapishane hücresine dönüştü. Bu paylaşımlı evlerden birinde, Karajlı 34 yaşındaki Elham Q., zemin kattaki bir odada iki kadınla birlikte yaşıyor. Diğer odalar gibi onların odasında da ısıtma düzgün çalışmıyor ve duvarlardaki nem oranı oldukça yüksek.

‘Özgürlüğe gideceğimi sanıyordum’

Elham Q., “İran’dan ayrıldığım ilk gün özgürlüğe gideceğimi sanıyordum. Şimdi aylar sonra, hapishanenin sadece yer değiştirdiğini hissediyorum; orada duvarları olan bir hapishaneydi, burada ise parasızlık ve yönsüzlük. Geçeceğimizi sanıyorduk ama takılıp kaldık. İstanbul’da mahsur kalmak sadece seyahatin ertelenmesi değil, aynı zamanda yavaş yavaş istikrarsız, barınaksız ve umutsuz bir hayata sürüklenmek anlamına geliyor. Fatih, Aksaray, Esenyurt ve Zeytinburnu’nun ucuz semtlerinde, her odasında birkaç İranlı kadının yaşadığı daireler var; bavulları yarı açık, belgeleri eksik ve iş, kaçakçı ya da sadece geleceklerine dair bir haber bulmak için telefonları sürekli açık kadınlar… Ancak bu evlerin bazılarında bekleyiş sadece iş ve çıkış yoluyla sınırlı değil” diyor.

Kurtuluşa tutunmanın yolu

Zeytinburnu’ndaki ortak evlerden birinde, sayıları zaman zaman 10’a ulaşan dört İranlı kadın, sürekli açık dizüstü bilgisayarlar ve telefonlarla yaşıyor. Günlerinin büyük bölümünü yurtdışındaki muhalif gruplar ve şahsiyetler için dijital sayfalar yöneterek, çağrıları yeniden yayınlayarak, canlı yayınlara katılarak ve İran içinden anlatılar göndererek geçiriyorlar. Amaçsızca meşguller; belki fark edilirler, belki birileri davalarını ilerletir, belki Avrupa ya da Amerika’ya bir yol açılır umuduyla. Bu odalarda siyaset, onlar için bilinçli bir tercih değil, kurtuluşa tutunmanın bir yolu haline gelmiş durumda. Bu faaliyetlere örgütsel bağlılıktan değil, çaresizlikten yöneliyorlar; belirli bir medya kuruluşuna ya da siyasi bir isme yakın olmanın, adlarını bir transfer ya da destek listesine yazdırabileceği düşüncesiyle hareket ediyorlar. Ancak geriye kalan, çoğunlukla zihinsel tükenmişlik ve gerçekleşme zamanı belirsiz vaatlere tutunma hali oluyor.

Bulaşık yıkayarak geçimini sağlıyor

31 yaşındaki Maryam N., eskiden Tahran'da özel bir sigorta şirketinin idari bölümünde çalışıyordu. Şimdi ise Fatih’te bir İran restoranında bulaşık yıkıyor. Elleri deterjandan çatlamış, sürekli el kremi sürüyor ve takıntılı bir şekilde ellerini birbirine sürerek, "İran'da en azından kötü de olsa bir geleceğim olduğunu düşünüyordum. Burada ise her gün sadece oda kirasını nereden bulacağımı düşünüyorum" sözlerine dikkat çekiyor.

Sakinleştirici almadan uyuyamıyor

Yan taraftaki paylaşımlı bir evde, genç bir kadın üç yaşında çocuğuyla yaşıyor. Oğlu günün büyük bölümünü sadece eski fotoğraflarla dolu boş bir tabletle oynayarak geçiriyor. Anne, çocuğunun geleceği için İstanbul’a geldiğini belirterek, "Sadece birkaç ay burada kalıp sonra gideceğimizi düşünmüştüm. Şimdi eşim geri dönmenin bir yolunu arıyor ve ben geri dönmek istemiyorum” diye belirtiyor. Gece vardiyasında bir pastanede çalıştığını, günlerini uykusuzluk ve kaygı ile geçirdiğini, aylardır sakinleştirici almadan uyuyamadığını da ekliyor.

Bu sakinleştiriciler bu evlerin çoğunda ekmek ve çay kadar yaygın hale gelmiş durumda. Geceleri gelecekten korkan, kirayı düşünen, geri dönmekle ilgili kabuslar gören veya müşterilerden telefon alan kadınlar, sabahları şişmiş gözlerle ve yarı ölü sinirlerle güne başlıyorlar, ancak bu kadınlardan bir grup için bu yorucu işler bile mevcut değil.

Çaresizlik her an büyüyor

Yunanistan'a gitmek için bir tekne parası ödemek amacıyla altınlarını satan, ancak son anda Türk polisi tarafından şiddete maruz kalarak geri gönderilen bir kadından bahseden Elham, "Geri döndüğünde duvara bakıp durdu. Üç gün boyunca konuşmadı ve sonunda kendini denize atmak istediğini söyledi” sözleriyle İranlı kadınların yaşadığı çaresizliğe dikkat çekiyor.

İşte tam bu noktada kadının bedeni yeniden alınıp satılabilir varlık haline geliyor. Gerçek adını vermeyi reddeden 29 yaşındaki başka bir kadın, arkadaşlarının sohbetinin ortasına atlıyor: "Başlangıçta bunun dışında her şeyi yapabileceğimi düşünüyordum, ama kimsenin beni kurtarmayacağını görünce, daha önce sadece duyduğum bir şeye yöneldim, işte hayat böyle.”

Fuhuş ve ticari ilişkilerin yeraltı pazarına itiliyorlar

Gerçek şu ki, İran İslam Cumhuriyeti'nin siyasi ve ekonomik baskısından kaçan kadınlar, göçmenlik merkezlerinde fuhuş ve ticari ilişkilerin yeraltı pazarına itiliyor. Bunlar sadece birkaç münferit vaka değil; önce kuaför salonlarında ve genelevlerde çalışan, sonra ev temizliği yapan, daha sonra masrafları karşılayamayan ve nihayetinde "para kazanma" ve "gece arkadaşlığı"na sürüklenen kadınlar; hiçbir güvenlik, koruma, hatta şiddete karşı protesto hakkının bile olmadığı bir tür kayıt dışı seks işçiliği yapmak durumunda bırakılıyor.

Geri dönüş yolu bulamıyorlar

En acı yanı ise, bu kadınların birçoğunun bundan pişman olması, ancak geri dönüş yolunun olmaması. Şimdi, belirsiz savaş sonrası ateşkesin ortasında, geri dönmek güvenlik soruşturması, hapis ve muhtemelen idam riski anlamına geliyor. Kimileri için geri dönmek yenilgiyi kabul etmek, kimileri için borçlanmak, kimileri içinse kaçtıkları aynı boğucu ortama geri dönmek anlamına geliyor. Bu yüzden kalıyorlar; kendi seçimleriyle değil, kaybolmuş oldukları için.

Aynı tehditle savaşıyorlar

Ev sahibi toplum her zaman bir sığınak olmuyor. Birçok kadın kiralık konutlarda, iş yerlerinde ve sokakta aşağılanmadan bahsediyor. İranlı göçmen kadın, özellikle yalnızsa, çoğu zaman geçiş halindeki bir insan olarak değil, ucuz iş gücü, istismara maruz kalan bir nesne veya satın alınabilecek bir beden olarak görülüyor; ancak sadece İstanbul'a bakarsak, gerçekliğin yarısını görmemiş oluruz, diğer yarısı İran'da yaratılıyor. Bu kadınlar sadece başarısız bir göçün kurbanları değil, yıllardır İran'daki kadınları ikinci sınıf vatandaş, ucuz iş gücü, kontrol altındaki bedenler ve bastırılmış sesler haline getiren bir yapının doğrudan kurbanlarıdır. Ayrımcı yasalar, sosyal baskı, işten dışlama ve günlük yaşamın güvenlikleştirilmesiyle İran İslam Cumhuriyeti, kadınları sadece özgürlükten değil, aynı zamanda gelecek için plan yapma imkanından da mahrum bırakmıştır. Bu yapıda, İranlı kadınlar aynı anda cinsiyet ayrımcılığı, ekonomik güvensizlik, kültürel baskı ve sürekli siyasi tehditle mücadele etmek zorundadır ve bu kronik aşınmanın sonucu, yaygın bir kaçış arzusudur.

Kadınların yaşam umutları ellerinden alındı

Şu soruyu sormak gerekir: Kadınları, yabancı bir şehirde paylaşımlı odalarda yaşamayı, yasa dışı işleri, evsizliği, karşılıksız siyasi faaliyetleri, sakinleştirici haplarını ve hatta fuhşu, kalmaya tercih edecekleri noktaya getiren siyasi ve sosyal yapı nedir?

Cevap açık: İran İslam Cumhuriyeti kadınları sadece devriyeler, hapishaneler ve davalarla kontrol etmekle kalmadı; aynı zamanda yaşam ufuklarını da ellerinden aldı. Yıllarca süren cinsiyet ayrımcılığı, zorunlu başörtüsü, iş kısıtlamaları, protestoların bastırılması, güvenlik soruşturmaları, ekonomik kriz, enflasyon, işsizlik ve ardından savaş, binlerce genç kadın için "kalmayı" boğulmayla eş anlamlı hale getirdi. İran İslam Cumhuriyeti, normal bir hayat isteyen eğitimli, bağımsız bir kadın neslini, iki seçenek arasında seçim yapmak zorunda bırakmıştır: kalıp evde çürümek ya da ayrılıp sürgünde çürümek. Bu gerçek bir seçim değil, dayatılmış bir çıkmazın siyasi formülasyonudur.

Sessiz bir erozyon bölgesi

Böyle bir yapıda, kadınların göçü artık kişisel bir karar veya daha iyi bir yaşam arzusundan ibaret değil; kuşatmadan kaçışın başka bir biçimi. Kadınları yurttaş olarak değil, kontrol nesnesi olarak tanımlayan bir düzenden kaçış. Ancak trajedi şu ki, bu kaçış birçok kadını özgürlüğe değil, kanunsuz bir erozyon bölgesine götürüyor. Bugün İstanbul, bu baskının doğrudan ürünü olan kadınlarla dolu; İslam Cumhuriyeti tarafından evlerinden sürülen, bölgenin acımasız göçmenlik piyasası tarafından yarı yolda yutulan ve hatta yurtdışındaki düzensiz muhalefetin bir kısmı tarafından askıya alınmış umutları ücretsiz emeğe dönüştürülen kadınlarla. Buradaki başarısızlık sadece bir göçmenlik projesinin başarısızlığı değil, temel bir insan hakkının yani geleceğe sahip olma hakkının başarısızlığıdır.

Geceleyin, gemilerin ışıkları Boğaz'a ve İstiklal Caddesi'ne vurduğunda ve hareketli kafeler kahkaha ve müzikle dolduğunda, şehrin güneyinde İranlı kadınların tavana bakarak kira, konaklama, yemek, yarınki ilaçlar ve her gün bedenlerinden ve ruhlarından eksilen bedeli hesapladıkları odalar vardır. Bu kadınlar için İstanbul bir geçiş şehri değil, kurtuluş hayalinin her geçen gün biraz daha aşındığı sessiz bir erozyon atölyesidir.\