İran sokaklarında yeni dönem: Protestolar ekonomik taleplerin ötesine geçti

Siyasi aktivist ve kadın hakları savunucusu Mahdieh Golroo’ya göre İran’daki son protestolar, “Jin jiyan azadî” hareketinin devamı niteliğinde ve doğrudan iktidarın meşruiyetini hedef alıyor.

ŞEHLA MUHAMMEDİ

Haber Merkezi- İran’da internetin tamamen kesilmesine rağmen, ülkenin birçok kentinde devam eden kitlesel protestolara ilişkin görüntüler dijital medya ve alternatif kanallar üzerinden yayılmayı sürdürüyor. Resmi İran medyası da sokaklarda yaşanan geniş çaplı şiddet ve ölümleri dolaylı biçimde kabul etmek zorunda kaldı.

Yaşananlar, İran dışındaki kamuoyunda da ciddi bir belirsizlik ve kafa karışıklığına yol açmış durumda. Özellikle bazı grupların protestoları sahiplenmeye çalıştığı, İran halkının ilerici ve halkçı taleplerini yansıtan sloganların ise arka plana itildiği ya da tamamen dışlandığı yönünde eleştiriler artıyor.

Bu çerçevede, siyasi aktivist ve kadın hakları savunucusu Mahdieh Golroo İran’daki son gelişmeleri ve protestoların seyrini değerlendirdi.

*İran’daki mevcut durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Böylesi kritik bir dönemde medya olarak bizim rolümüz nedir ve İran halkının gerçek sesini dünyaya nasıl ulaştırabiliriz? Ayrıca son protestolar, bunların nasıl başladığı ve ekonomik taleplerden açık biçimde iktidarın görevden alınması talebine dönüşme süreci hakkındaki görüşlerinizi paylaşır mısınız?

Bugün pazarlardan başlayan protestolarla ilgili daha önce defalarca vurguladığım bir noktayı tekrar etmek isterim: İran İslam Cumhuriyeti yapısında ve velayet-i fakih rejiminin gölgesinde, bağımsız anlamda sendikal, ekonomik, sosyal ya da kültürel bir protesto diye bir şey yoktur. Totaliter bir yapıda yaşadığınızda, her türlü itiraz eninde sonunda siyasi bir nitelik kazanır.

İran’daki asıl ekonomik güç kimin elindedir? Ali Hamaney ve liderlik ofisi (Beyt-i Rehberlik) dışında kim olabilir? Kendisi ve yakın çevresi rant ve yolsuzluktan en fazla faydalanan kesimdir ve bunun doğrudan sonucu toplumdaki ayrımcılığın derinleşmesidir. Sistematik rant ve yolsuzluklar yüzünden halkın büyük bir bölümü asgari imkanlarla ve yoksulluk sınırının altında yaşamaya mahkum edilmiştir. Dolayısıyla mesele yalnızca ekonomik bir sorun değil; yolsuz bir iktidar yapısı altında şekillenen ve yeniden üretilen bir “siyasal ekonomi” sorunudur.

Bu protestolar çok hızlı bir şekilde, ikinci günden itibaren üniversitelere, ardından sokaklara, farklı şehirlere ve yıllardır fiilen İran’ın resmi coğrafyasından silinmiş bölgelere yayıldı. Adları pek duyulmamış şehirler bugün protestoların merkezinde ve sesleri artık duyuluyor. Yıllardır yok sayılan insanlar meydanlara çıktı ve taleplerini dile getirdi. Bugün İslam Cumhuriyeti interneti keserek bu sesleri susturmaya ve hem ülke içinde hem de dışında duyulmasını engellemeye çalışıyor.

Bu protestolar, hala “Jin, jiyan, azadî” hareketinin devamı niteliğindedir. Son üç yılda, bu hareketin ağır biçimde bastırılmasının ardından İran toplumunda derin değişimler yaşandı. Halk, bu hareketten sonra iktidarın geri adım atmaya zorlanabileceğine inanmaya başladı. Bu güç duygusu, özgüven ve ülke çapındaki dayanışma; kısa süre içinde öğretmen ve emekli eylemlerinden kamyon şoförlerinin grevlerine, Kürdistan’daki protestolara kadar pek çok dalganın ortaya çıkmasına yol açtı.

Bu hareketlerin hiçbiri birbirinden kopuk değildir; hepsi aynı sürecin parçalarıdır.

*”Jin, Jiyan, Azadî” devrimci ayaklanmasına değindiniz. Bugün birçok kişi İran’da yaşananları bir devrim olarak görüyor. Ancak 1979 devriminin gasp edilmesi ve 1980’lerdeki kitlesel infazlar gibi acı bir tarihsel deneyim de var. Bugün rejim yanlısı medyanın yayımladığı görüntüler ışığında, iktidarın bir kez daha halk devrimini gasp etmesi ya da 80’ler benzeri bir baskı sürecinin tekrarlanması ihtimali var mı?

Ben açıkçası 1979 devriminin tamamen mollalar tarafından gasp edildiğini düşünmüyorum; aksine, devrimin önemli bir kısmı, sloganların ve taleplerin çarpıtılmasına karşı sessiz kalanların sonucuydu. Bugün de bunun işaretlerini görüyoruz. Kendilerini “geçiş dönemi lideri” olarak tanımlayan bazı kişilerin özgürlük gibi kavramları sloganlardan ve hatta sosyal medya hesaplarından çıkarması, o acı tarihsel deneyimin yeniden üretilmesidir.

1979’daki fark şuydu: O dönemde birçok kişi “şimdilik sessiz kalalım” dedi ve Humeyni’ye karşı ses çıkarmadı. Bugün ise özellikle yurtdışındaki eylemlerde “Jin jiyan azadi” sloganı çıkarıldığında hemen tepki geliyor. Buna rağmen bazı protestoculara yalnızca tek bir sloganı atmaları gerektiği söyleniyor; bu da dışlayıcı ve tekelleştirici zihniyetin devam ettiğini gösteriyor.

Kendi kendini lider ilan edenler meselesinde de bu sloganın silinmesi, “jin jiyan azadî” nin kimi zaman araçsallaştırıldığını ortaya koyuyor. Oysa son 10–12 gündür süren, küçük büyük birçok şehirde can kayıplarıyla devam eden bu protestolar, herhangi bir çağrı olmaksızın, kendiliğinden ve grevlerle birlikte ortaya çıktı.

Bugün bizim asıl görevimiz, tarihimizden ders çıkarmaktır. Bu sloganın silinmesine, taleplerin yok sayılmasına ve yeni bir diktatörlüğün eski bir diktatörlüğün yerine geçirilmesine göz yummamaktır. Bir gün sarık gider taç gelir, başka bir gün taç gider sarık gelir ama halkın öznesi olması ve kendi kaderini tayin hakkı yine görmezden gelinirse, hiçbir şey değişmiş olmaz.

*Bugün eleştirilen noktalardan biri de bu gruplar arasında hâlâ güçlü bir birlikteliğin olmaması. Bu durum, protestoların gasp edilmesine karşı durmayı zorlaştırmıyor mu?

Yurtdışında geçirdiğim yıllar boyunca, farklı kesimler arasında ortak çalışma kültürünün ne kadar zor olduğunu defalarca gördüm. Merkezde yaşayan Fars birinin Kürdistan’daki bir kadının taleplerini gerçekten anlaması hâlâ büyük bir sorun.

Siyasi gruplar söz konusu olduğunda bu daha da belirginleşiyor. Herkes kendi taleplerini mutlak öncelik olarak görüyor. Son aylarda Kürt partileri ve bazı cumhuriyetçi gruplar arasında yakınlaşma çabaları oldu, ancak bu geç kalmış bir adımdı.

Bir yandan rejimin ağır baskısı, diğer yandan kendisini “İran-şehri” ya da Pehlevi mirasıyla tanımlayan kesimlerin cumhuriyetçi grupları hedef alması, bu birliği daha da zorlaştırdı. Yine de eleştiri haklıdır: Bu birliktelik çok daha önce ve daha güçlü kurulabilirdi.

*Bugünkü ağır baskı ortamında, devletin korku ve şiddet politikası bu devrimci süreci durdurabilir mi?

Bugün rejimin yaklaşımı geçmişten belirgin biçimde farklı. Devlet televizyonunu açtığınızda artık uzlaşma değil, açık tehdit görüyorsunuz. Muhalifler “terörist” olarak damgalanıyor ve “muharebe” suçlamasıyla ölüm cezaları gündeme getiriliyor.

Bugün gördüğümüz dehşet verici görüntülerin çoğu ilk kez bizzat rejim medyası tarafından yayımlandı. Bu, halkı korkutmak için bilinçli bir tercihtir, “Biz öldürdük ve yine öldürürüz” mesajı veriliyor. Bu yaklaşımı en son devrim sonrası ilk yıllarda görmüştük.

Bugün İran devlet televizyonu artık bir haber aracı değil, tam anlamıyla bir savaş odasıdır; amacı bilgi vermek değil, korku yaratmak ve toplumu geri çekmektir.