İran devletinin son propaganda oyunları
Son aylarda kamusal alanda kadınların yer aldığı organize sokak gösterileri, medyatik söylemler ve yeni görselleştirmeler daha belirgin hale geldi. Peki "Canfeda" İran devletinin resmi söyleminin bir parçası haline nasıl geldi ve ne amaçla kullanılıyor?
SARE PURKHAZRİ
Kirmanşan- Diktatörlüklerde her şey (çöküşten 15 dakika öncesine kadar) normal görünür. Bu alıntı doğrudan Hannah Arendt'e ait olmasa da onun totalitarizm üzerine geliştirdiği düşüncelerden yapılmış özgür ve isabetli bir yorumdur; son yıllarda sosyal medyada ve siyasi protestolarda yaygınlaşmış, otoriter rejimlerin doğasını çarpıcı biçimde açıklayan bir yorumdur. Temel mesaj şudur: Diktatör yönetimler, çöküşlerinin son anına kadar normallik oyunu oynarlar. Bu oyun; yoğun propaganda, sıradan yaşam görüntüleri ve gündelik rutinin yeniden üretilmesiyle kriz ve çöküş işaretlerini gizlemeye yöneliktir. Yirminci yüzyılın en önemli kadın düşünürlerinden Hannah Arendt, totalitarizm analizinde bu yönetimlerin istikrar, düzen ve tam denetim yanılsaması yaratarak mutlak bir güç imgesi sunduğunu ortaya koyar; oysa gerçekte iç yapıları son derece sarsılmış ve kırılgandır. Dışarıdan demir bir düzen gibi görünen şey, içeride korkudan, güvensizlikten, meşruiyet erozyonundan ve birikmiş krizlerden başka bir şey değildir. İşte bu yüzden çöküş sürecindeki yönetimlerde her şeyin yıkılış anına dek normal görüneceği söylenir. Bu normallik oyunu, gücün değil; yorgun bir düzenin çöküş gerçeğini gizlemeye çalışan son çabasının göstergesidir; çoğunlukla tam çöküşün hemen öncesinde dağılır ve gerçek gün yüzüne çıkar.
Normallik oyunu: Çöküşün eşiğindeki yönetimlerin son silahı
Son yıllarda halk protestolarının yaygınlaşmasıyla birlikte yönetim, sert baskı ile sadık güçlerine ödün vermeyi bir arada yürüterek protestoların kapsamını daraltmaya ve yaygın bir harekete dönüşmesini engellemeye çalışmıştır. Güvenlik baskısı ile propaganda gösterilerini birleştiren bu ikili politika, sonuçta geniş çaplı protestoları küçük ve kontrollü toplanmalara indirgemeyi hedeflemiştir. Bu çerçevede devlet medyası da yönlendirmeli habercilikle protestoların iktidar yapısında hiçbir gedik açmadığını ve yönetimin güçlü kalmayı sürdürdüğünü kamuoyuna empoze etmeye çalışmıştır.
Ne var ki son aylarda, özellikle Ocak 2026’da geniş çaplı halk ayaklanmasının ve ardından İran, Amerika ile İsrail arasındaki savaşın patlak vermesinin ardından, yönetimin içten çözülüşünün işaretleri her zamankinden daha açık seçik ortaya çıkmıştır. Yönetimin baş figürü olan ve iç baskıda kritik rol oynayan Ali Hamanei'nin ölümü bu süreci hızlandırmış; İslam Cumhuriyeti'ni kalıcı çöküşe her zamankinden daha yakın bir noktaya getirmiştir. Meşruiyet krizinden güvenlik yapılarının erimesine uzanan tüm kanıtlar bu yönü işaret etmektedir. Buna karşın yönetim, bu çözülüşü dirençli ve istikrarlı bir görünümün arkasına saklamaya devam etmektedir.
Sokak bir sahneye dönüşünce: Gece yürüyüşlerinden resmi kutlamalara
Savaşın başlamasından bu yana yönetim, iktidar yapısına yakın kişileri —özellikle kadınları— her gece araç konvoyları ya da organize yürüyüşler biçiminde sokaklara çıkmaya zorlamış; sahte gösterilerle halk varlığı ve güç imgesi sunmalarını sağlamıştır. Kadınların kamusal alanda bu denli örgütlü biçimde görünmesi daha önce hiç bu kadar yaygın olmamıştı; şimdi ise devlet propagandasının kalıcı bir unsuruna dönüşmüş durumdadır.
Ancak bu gösteriler yalnızca gece yürüyüşleriyle sınırlı değildir. Son aylarda sokaklar, yönetime yakın çevrelerin düğün törenlerine ve şenlik etkinliklerine sahne olmuştur; bu adımın amacı, derin bir krizin ortasında koşulların normal aktığını ve yaşamın sürdüğünü hissettirmektir. Geçtiğimiz günlerde, Ocak 2026 protestocularının geniş çaplı katliama uğradığı Kirmanşan'ın Nevbahar Kavşağı'nda yönetime yakın bir çiftin düğün töreni düzenlenmiş ve devlet medyası bunu büyük bir coşkuyla haberleştirmiştir. Aynı dönemde öğrenci düğünleri ya da askeri personelin aleni nikah törenlerine ilişkin haberler de aynı medya organlarında yer almaktadır.

İktidar tarafından kadınların kullanılması
Peki bu eylemlerin analizi neden önem taşımaktadır? Tüm bu gösterilerde ortak bir unsur göze çarpmaktadır: Yönetime bağlı kadınların bilinçli ve yoğun biçimde kullanılması. Gece yürüyüşlerinde İslam Cumhuriyeti bayrağı taşıyan, gece yarısına kadar meydanlarda ve ana caddelerde konumlanan kadınlar dikkat çekmektedir; böyle geniş ve organize bir tablo daha önce hiç görülmemişti. Yönetim, bu kadınların rolünü ön plana çıkararak "kadınlar İslam Cumhuriyeti çatısı altında güvende ve huzurludur, toplum olağan seyrinde ilerlemektedir" izlenimi yaratmaya çalışmaktadır.
Öte yandan aleni düğün törenleri de aynı söylemi yeniden üretmenin bir aracına dönüşmüştür: İslam Cumhuriyeti'nde kadınlar mutlu, huzurlu ve geleceği inşa etme yolundadır. Oysa ülkenin toplumsal, ekonomik ve siyasi gerçekliği bambaşka bir tablo ortaya koymaktadır.
Bunların yanı sıra yönetim, ana medya organları aracılığıyla kadınların kontrollü ve kurgulanmış bir görüntüsünü sunmaya çalışmaktadır: Görünüşte resmi yönetim politikasıyla örtüşmeyen bir giyim tarzı benimseyen, ancak yine de gece toplanmalarına ve organize etkinliklere katılan kadın imgesi. Bu gösterilerin amacı, başörtüsüz kadınların bile yönetime destek verdiğini ve destekçiler safında yer aldığını ima etmektir.
Kadınlar ve katı politikalar
Bu medya gösterilerinin bir halkası olarak, son günlerde yazar Sara Kenanî'nin fotoğrafları gündeme geldi. Sara Kenanî, yönetimin son savaşta hayatını kaybedenlerin çocuğu olduğunu öne sürdüğü bir bebeğe geçici olarak bakıyordu. Ancak asıl tartışma yaratan nokta, söz konusu yazara ait yayımlanan fotoğraflardaydı: Bu görüntülerde Sara Kenanî'nin giyimi, İslam Cumhuriyeti'nin resmi değerleri ve standartlarıyla açıkça bağdaşmıyordu. Üstelik bu fotoğrafların resmi IRNA ajansının logosuyla ve aynı devlet medyası kanalı aracılığıyla yayımlandığı anlaşılınca mesele daha da büyüdü. Bu adım, yönetimin kadın kıyafetine ilişkin katı politikaları ile propaganda görselleştirmeleri arasındaki çarpıcı çelişkiyi gözler önüne serdi. Tüm bu gelişmeler, yönetimin kendi yasalarını açıkça ihlal etmekten resmi söylemleri manipüle etmeye kadar her türlü araca başvurarak; başörtülü ve başörtüsüz bireylerin barış içinde bir arada yaşadığı yapay bir ütopya imgesi sunmaya ne denli çaresizce sarıldığını gözler önüne sermektedir.

Çöküşü kurtarma girişimleri
Gerçekte bu çabalar, hoşgörünün ya da yaklaşımın değişmesinin değil; çöküş sürecindeki bir yapının görünümünü kurtarmak için girişilen çılgınca bir gizleme çabasının göstergesidir. İç çelişkilerini propaganda gösterileri ve çelişkili politikalarla örtbas etmek zorunda kalan bu yapı, gösterilerle toplumun bir tür birlikte yaşama aşamasına ulaştığına inandırmaya çalışırken, gerçekte aynı güvenlik aygıtları ve baskı mekanizmaları varlığını sürdürmekte; sivil itaatsizliğin en küçük kıvılcımını bile baskı ve tehditle yanıtlamaktadır. Bu ikilik, meşruiyet krizinin ne denli derinleştiğini ve yönetimin görünümü korumak için gerçeklikten kopuk söylem inşasına ve çelişkili davranışlara ne ölçüde mahkum olduğunu tam olarak ortaya koymaktadır.
Güç gösterisi gerçeğin yerini aldığında
Ancak bu söylem inşası yalnızca İslam Cumhuriyeti'ne özgü değildir; otoriter yönetimlerin büyük çoğunluğunda köklü bir geçmişi vardır. Pehlevî yönetimi döneminde, baskı ve siyasi zulmün doruk noktasına ulaştığı, halk arasında yapısal yoksulluğun kol gezdiği ve sınıf uçurumunun her geçen gün derinleştiği bir ortamda Muhammed Rıza Şah, dünyaya İran'ın görkemli ve güçlü bir imgesini sunmak ve içindeki çöküşü gizlemek amacıyla 2500 yıllık İran Monarşisi'nin kutlamalarını düzenledi. Hazırlıkları neredeyse on yıl süren ve milyonlarca dolar harcanan bu tören, toplumun gerçek ihtiyaçlarına bir yanıt değil; yönetimin güç ve görkem nümayişiydi. Bu yaldızlı vitrinin ardında, halkın büyük bir bölümü mutlak yoksulluk, temel imkânların yokluğu ve siyasi özgürlüklerin bastırılmasıyla boğuşurken yönetim, bu tür gösterilerle toplumun acı gerçekliklerini örtbas etmeye ve dünya kamuoyunda meşruiyetini yeniden tesis etmeye çalışıyordu.

Yukarıdan gelen güç nümayişi ile aşağıdan yükselen acı ve eşitsizlik arasındaki bu açık çelişki, otoriter yönetimlerin en belirgin özelliklerinden biridir; halkın taleplerini karşılamak yerine, yönetimlerinin çöküş sürecinde olduğu gerçeğini görkemli söylemler inşa ederek gizlemeye çalışan yönetimler. Böyle koşullarda görkemli söylemler ve propaganda gösterileri; toplumun alt katmanlarında akan, iktidarın temellerinin çürüdüğünü ve genel hoşnutsuzluğun her geçen gün yaygınlaştığını gösteren gerçeği örtmenin aracına dönüşmektedir. Yönetimler bu yöntemle yaklaşan çöküşlerini yücelik yapılanması ve sahte görselleştirmeler perdesinin arkasına saklamaya çalışırlar; ancak bu çabalar genellikle krizin şiddetinin kanıtından başka bir şey değildir, gerçek güçten değil. Bir yönetim güç gösterisi yapmaya başladığında, her zamankinden daha çok çöküşe yaklaşmış demektir.
Artık dizginlenemeyen bir durum var
Bu koşullarda uyanık olmak ve şunu kavramak gerekir: İslam Cumhuriyeti, her zamankinden daha fazla uçurumun kenarına gelmiştir. Sokak gösterileri, sahte sıralaşmalar ve taraftarları sokağa ve medyaya zorla çekme çabaları, gücün değil; her geçen an daha açık hale gelen bir gerçeği gizlemeye çalışan yorgun bir yapının son çabalarıdır. Bu çabalar daha çok, yolda olan bir fırtınaya karşı kâğıttan bir kalkana benzemektedir; dışarıdan değil, birikmiş hoşnutsuzlukların, halkın içinde biriken öfkenin ve çözümsüz krizlerin bağrından yükselen bir fırtınaya. Gerçek şudur: Yönetim, yıllarca görmezden geldiği ve artık dizginleyemediği bir dalgayla yüz yüzedir. Önümüzdeki süreç ani bir olay değil, halkın iradesine yıllarca kayıtsız kalmanın doğal sonucudur. Ve bu fırtınanın adı, çöküşten başka bir şey değildir.