İran’da sağlık sistemi çöküşün eşiğinde: İlaç krizi, eşitsizlik ve savaşta hayatta kalma
İran’da artan sağlık maliyetleri, ilaç kıtlığı, doktor göçü ve bölgesel eşitsizlikler sağlık sistemini derin bir krize sürüklüyor. Savaşın etkisiyle ağırlaşan tablo özellikle kronik hastalar ve özel gereksinimliler için yaşamı her geçen gün zorlaştırıyor.
ŞİLAN SAQİZÎ
Haber Merkezi - Resmî verilere göre İran’da halkın büyük bölümü sağlık sigortası kapsamında olsa da ilaç kıtlığı, artan tedavi masrafları ve sağlık hizmetlerine erişimdeki eşitsizlikler, sağlık sisteminin görünen yüzüyle gerçek durum arasındaki büyük uçurumu ortaya koyuyor.
İran, dışarıdan bakıldığında yaygın bir sağlık ağına sahip bir ülke gibi görünüyor. Sağlık sistemiyle ilgili kaynaklara göre nüfusun yaklaşık yüzde 95’i genel sağlık sigortası kapsamında bulunuyor. Sağlık harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılanın yaklaşık yüzde 6’sına denk geliyor ve şehirlerle kırsalda eski ama hâlâ işleyen bir birinci basamak sağlık sistemi mevcut. Ancak bu resmî tablo yakından incelendiğinde ciddi bir çelişki ortaya çıkıyor.
2022’de hastaların cebinden yaptığı harcamalar toplam sağlık giderlerinin yüzde 39,1’ine ulaşırken, bu oran 2023’te yüzde 43,15’e yükseldi. Raporlara göre özellikle özel sektörde ve ayakta tedavi hizmetlerinde birçok masraf sigorta tarafından yeterince karşılanmıyor. Aynı zamanda sağlık sistemi insan kaynağı sıkıntısıyla da mücadele ediyor. Her 100 bin kişiye yalnızca yaklaşık 62 uzman doktor düşüyor, uzmanların yüzde 52’den fazlası sadece dört eyalette yoğunlaşıyor ve 2022 ile 2023 yıllarında yaklaşık 6 bin 500 doktor ve hemşire ülkeyi terk etti. Bu durum, kâğıt üzerinde “yaygın” görünen sağlık altyapısının aslında içeriden ciddi biçimde yıprandığını gösteriyor.
Sağlık politikası: Vaatler ve bütçe yetersizliği arasında
Sağlık Bakanlığı’nın resmî politikaları; “aile hekimliği”, “sevk sistemi”, “elektronik reçete” ve halkın cebinden yaptığı ödemeleri azaltmaya yönelik kaynak düzenlemelerine dayanıyor. Ancak İran’daki medya kuruluşlarının da belirttiği gibi bu projeler yıllardır vaat aşaması ile uygulama arasında sıkışıp kalmış durumda.
Devlete yakın İran medyası İRNA ve Mehr’e göre aile hekimliği sisteminin amacı, vatandaşların tedavi sürecini daha düzenli hâle getirmek. Ancak Mehr Ajansı, 2025 bütçesinde bu program için yalnızca 30 himmet ayrıldığını, Sağlık Bakanlığı’nın ise 80 himmet talep ettiğini yazdı. Programın tam anlamıyla uygulanabilmesi için gereken gerçek bütçenin yaklaşık 159 himmet olduğu belirtiliyor.
Sonuç olarak ortaya yarı teknik, yarı bürokratik bir sağlık sistemi çıkıyor: Bir yanda “değer odaklı” ve “elektronik” gibi modern kavramlar, diğer yanda ise bütçe yetersizliği, sigorta ödemelerindeki gecikmeler ve coğrafi eşitsizliklerin altında ezilen bir yapı.
İran’da hasta olmak: Kıtlık piyasasına girmek
Bu sistem içinde hasta artık yalnızca sağlık hizmeti alan biri değil; kıtlık, fiyat artışları ve erişim sorunlarının hâkim olduğu bir piyasanın parçası hâline geliyor.
Çoğu sigorta sisteminde hastalar yatış masraflarının yüzde 10’unu, ayakta tedavi giderlerinin ise yüzde 30’unu ödemek zorunda kalıyor. Üstelik özel sektör, ayakta tedavi hizmetlerinin yaklaşık yüzde 80’ini ve yatış hizmetlerinin yüzde 30’unu sağlıyor. Bu da hastanın laboratuvar, ilaç, uzman doktor ve sürekli tedavi gerektiren süreçlere girdikçe doğrudan ödeme ve kayıt dışı ücretlerle karşılaşma ihtimalini artırıyor.
Sigorta ödemelerindeki kronik gecikmeler ve hasta ile sağlık hizmeti sağlayıcıları arasındaki gayriresmî ödemelerin yaygınlaşması da bu tabloyu ağırlaştırıyor. Böylece hastalık yalnızca biyolojik bir durum olmaktan çıkıp ailelerin ekonomik dengesini bozabilecek mali bir şoka dönüşüyor.
İlaç: Tedavi aracından sınıfsal ayrıcalığa
Bu baskı özellikle ilaç sektöründe daha net hissediliyor. İç raporlara göre İran’da en az 300 çeşit ilaçta ciddi kıtlık yaşanıyor ve yaklaşık 100 ilaç piyasada hiç bulunamıyor.
2026 yılının ilkbaharında yayımlanan haberlerde bazı ilaç fiyatlarının yüzde 400’e kadar arttığı, kıtlığın kanser, MS, diyaliz, organ nakli, hemofili, kalp, solunum ve psikiyatrik hastalık ilaçlarını etkilediği belirtildi.
Aynı raporlarda sigorta kurumlarının eczanelere olan borçlarının 500 milyar ile 4 trilyon riyal arasında değiştiği ifade ediliyor. Bu durum birçok eczane için nakit akışının durması anlamına geliyor. Eczane ödeme alamayınca ilaç satın alamıyor; ilaç alamayınca hastalar reçetelerini eksik temin ediyor ya da ilaçları serbest piyasadan çok daha pahalıya almak zorunda kalıyor. Böylece tedavi, giderek sınıfsal bir ayrıcalığa dönüşüyor.
Sağlık hizmetlerinde coğrafi eşitsizlik
Coğrafi eşitsizlikler de krizi derinleştiriyor. Bağımsız raporlara göre tıp mezunlarının yüzde 96’sından fazlası şehirlerde çalışıyor. Sistan ve Belucistan gibi yoksul bölgeler ise kronik personel eksikliği yaşıyor.
Aynı kaynaklar, 2023 yılında yaklaşık 30 bin pratisyen hekimin çalışmak istemediğini ve mevcut potansiyelin yalnızca üçte birinin aktif olduğunu belirtiyor. Bu şehir merkezli yoğunlaşma sadece coğrafi bir adaletsizlik değil; aynı zamanda taşrada yaşayan hastaların uzman tedaviye ulaşabilmek için zaman, para, konaklama ve sosyal destek bulmak zorunda kalması anlamına geliyor.
Bu imkânlara sahip olmayan hastaların hastalıkları daha geç teşhis ediliyor, daha fazla ilerliyor ve tedavi maliyetleri artıyor. Sağlıklı bir sistemde sevk mekanizmasının bu sorunu çözmesi gerekirken, İran’da sevk sistemi hâlâ yetersiz bütçe ve eksik uygulamalar nedeniyle tam anlamıyla hayata geçirilebilmiş değil.
Savaş, sağlık sisteminin kırılganlığını ortaya çıkardı
İran ile İsrail arasında yaşanan son savaş ve ABD’nin müdahalesi, sağlık sisteminin kırılganlığını açık biçimde gözler önüne serdi.
Reuters’ın Dünya Sağlık Örgütü’ne dayandırdığı haberlere göre İran’daki sağlık altyapısına yönelik 13 saldırı doğrulandı; dört ambulans zarar gördü, üç kişi hayatını kaybetti ve Tahran’daki bir hastane tahliye edildi.
İki hafta sonra yayımlanan başka bir raporda ise altı hastanenin boşaltıldığı, 8 doktor ve sağlık çalışanının öldüğü belirtildi. Dünya Sağlık Örgütü sistemin “şimdilik ayakta kaldığını” söylese de bu ifade aslında İran sağlık sisteminin mevcut durumunu özetliyor: Sistem tamamen çökmemiş olsa da bunu ancak yaraları erteleyerek, personeli zorunlu olarak başka yerlere kaydırarak ve şehir hastanelerine aşırı yük bindirerek başarabiliyor.
Kronik hastalar sessizce sistem dışına itiliyor
Savaş sırasında yayımlanan raporlar daha ağır bir tablo çiziyor. Hastalar koridorlarda ve hastane dışında sedyelerde bekletiliyor, cerrahlar başka eyaletlerden Tahran’a gönderiliyor, anne sağlığı, diyaliz ve kanser tedavisi gibi hizmetler bazı bölgelerde ya gecikiyor ya da tamamen duruyor.
İran’da özel gereksinimler: Hayatta kalma mücadelesi

İran’da hastalar ağır baskı altındayken özel gereksinimliler çok daha zor koşullarda yaşamaya çalışıyor. Çünkü özel gereksinim burada yalnızca fiziksel bir durum değil; yoksulluk, eşitsizlik, erişim eksikliği ve hukuki güvencesizliğin kesişim noktası hâline gelmiş durumda.
Kaynaklara göre İran nüfusunun yaklaşık yüzde 11,5’i, yani 9,8 milyon kişi özel gereksinimli bireylerden oluşuyor. Ancak bunların yalnızca 1,6 milyonu devlet destekli Refah Kurumu’nun yardım kapsamına giriyor. Bu da 8 milyondan fazla kişinin fiilen resmî destekten mahrum olduğu anlamına geliyor. Raporlar, bu bireylerin yaklaşık yüzde 60’ının işsiz olduğunu belirtiyor.
Kâğıt üzerindeki yasalar, gerçek hayattaki dışlanma
Sorun yalnızca gelir yetersizliği değil; yasaların uygulanmaması da büyük bir kriz yaratıyor. Bağımsız raporlara göre yaklaşık 300 bin hak sahibi kişi hâlâ yardım almayı bekliyor. Engelli maaşlarının asgari ücretin en az yüzde 20’si olması gerektiğine dair yasal düzenleme de tam olarak uygulanmıyor.
Özel gereksinimli bireyler için ayrılan yüzde 3’lük kamu istihdam kotasının fiilen yalnızca yüzde 1’i hayata geçirilebilmiş durumda. Resmî söylem bunu “uygulama gecikmesi” olarak tanımlasa da günlük yaşamda bu durum; zorunlu bağımlılık, eve kapanma ve iş hayatından dışlanma anlamına geliyor.
Erişilemeyen şehirler ve sağlık hizmetleri
Özel gereksinimliler hastanelere ve kliniklere erişimde de ciddi engellerle karşılaşıyor. Birçok sağlık merkezinde rampa veya asansör bulunmuyor. Görme engelliler bağımsız şekilde sağlık hizmeti almakta zorlanıyor, işaret dili tercümanı eksikliği ise işitme engellilerin hizmetlere erişimini neredeyse imkânsız hâle getiriyor.
Kaynaklar ayrıca yetersiz tıbbi ekipmanlardan, zihinsel engelli bireylere yönelik çok sınırlı hizmetlerden, aşırı kalabalıktan, zayıf denetimden ve bazı merkezlerdeki kötü hijyen koşullarından söz ediyor.
Bu noktada sorun artık yalnızca eşitsizlik değil; hastane girişinden doktor masasına kadar uzanan sistematik bir erişilemezlik düzeni hâline geliyor.
Savaş, özel gereksinimlerin yaşadığı acıyı daha da artırıyor

Savaş bu tabloyu çok katmanlı bir krize dönüştürüyor. Hastaneler hedef alındığında, ambulanslar zarar gördüğünde ve sağlık çalışanları başka bölgelere kaydırıldığında; sürekli tedavi, ilaç, tekerlekli sandalye, işitme cihazı, protez, fizyoterapi veya evde bakım hizmetlerine bağımlı olan engelliler çok daha ağır darbe alıyor.
Bu sadece ahlaki bir yorum değil; farklı raporların ortaya koyduğu ortak sonuç. Barış zamanında bile erişilemeyen bir sistem, savaş koşullarında doğrudan yaşamı tehdit eden bir yapıya dönüşüyor.
Savaş ortamında öncelik her zaman acil ameliyatlara, ağır yaralılara ve görünür krizlere veriliyor. Engelliler, kronik hastalar ve rehabilitasyon ihtiyacı duyan bireyler ise sessizce geri plana itiliyor. Bu yüzden savaş yalnızca engelliliği artırmıyor; onu toplumsal bir durumdan sürekli siyasi bir acıya dönüştürüyor.
Sorun yalnızca bedenlerde değil, sistemin kendisinde
Sonuç olarak İran’ın temel sorunu sağlık politikalarına dair kavram eksikliği ya da kâğıt üzerindeki projelerin yokluğu değil. Asıl sorun, devletin sağlığı hâlâ temel bir yaşam hakkı yerine maliyet yönetimi ve kriz kontrolü meselesi olarak görmesi.
Aile hekimliği yetersiz bütçelerle ilerlerken, sigorta ödemeleri gecikirken, ilaçlar bulunamaz hâle gelirken, özel gereksinimli bireyler eğitimden, sokaktan, sağlık hizmetlerinden ve iş hayatından dışlanırken ve savaş tüm bu baskıları daha da ağırlaştırırken ortaya yıpranmış bir yaşam düzeni çıkıyor.
Bu düzende hasta borçluya, özel gereksinimliler ise görünmez bir bireye dönüşüyor. Ve böyle bir sistemde acı yalnızca bedenlerde değil; doğrudan yapının kendisinde hissediliyor.