İran’a saldırı yeni dönemin eşiği mi?

İran’a başlayan saldırılar bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendirebilecek kapsamlı bir süreci gündeme taşıdı. Uzmanlar, yaşananların Ortadoğu’da yeni bir dönemin habercisi olabileceğini vurguluyor.

ŞEHLA MUHAMMEDİ

Haber Merkezi- İran ile ABD arasındaki müzakerelerin sürdüğü bir dönemde İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik ortak saldırılar başlatması, bölgesel dengeleri sarsan yeni bir sürecin kapısını araladı. Diplomatik temasların devam ettiği bir aşamada gelen bu askeri hamle, yalnızca iki ülke arasındaki gerilimi değil, Ortadoğu’nun genel güç dengelerini de yeniden tartışmaya açtı. Uzmanlar, yaşananların geçici bir çatışmanın ötesinde, bölgesel ve küresel aktörlerin çıkar hesapları doğrultusunda şekillenen daha geniş çaplı bir yeniden yapılanmanın parçası olabileceğine dikkat çekiyor.

Ulusötesi Demokratik Kadın Platformu Üyesi Bessie Shamari bölgede yaşanan gelişmeleri değerlendirdi ve sorularımızı yanıtladı.

 

*Bu saldırıların tam da bu koşullarda ve müzakereler sürerken başlamasına hangi faktörler yol açtı?

Bana göre, işaret ettiğiniz tarih dikkate alındığında, cumartesi günü başlayan süreç yalnızca İran’la sınırlı bir gelişme değil; tüm bölgeye yayılabilecek bir nitelik taşıyor. Bazılarının iddia ettiği gibi bu savaş ani ve öngörülemez bir olay değildi; öncesinde pek çok işaret mevcuttu.

En azından 7 Ekim’den ve Netanyahu’nun Ortadoğu’nun yapısının değiştirilmesi gerektiğine dair açık konuşmasından bu yana, güç dengelerinde köklü değişimlerin sinyalleri ortaya çıktı. Geleneksel güç eksenlerinin zayıflaması, Suriye’de Beşar Esad yönetiminin düşmesi ve ardından İran ile İsrail arasında yaşanan on iki günlük savaş, bölgenin sert, maliyetli ve temel bir yeniden yapılanma sürecine girdiğini gösteren zincirin halkalarıydı.

Bu atmosferde İran toplumu kendisini hegemonik güçlerin pazarlıklarının dışında göremezdi. Özellikle Ocak ayında yaşanan kanlı olayların ve yönetimin halkla doğrudan çatışmaya girmesinin ardından mesele artık sistem içi seçenekler arasında bir tercih olmaktan çıktı. Tartışma reform değil, doğrudan güç yapısının mahiyeti ve devamı meselesine dönüştü.

Bugün toplumdan, özellikle de Kürdistan’dan, son iki yılda oluşan derin tartışmalar ışığında ruhsal ve zihinsel bir hazırlık içinde olması bekleniyor.

Müzakerelere gelince; defalarca bu kürsüden bu görüşmelerin karşılıklı çıkar pazarlığı niteliğinde olduğu ifade edildi. Ancak yönetimin yaklaşımı, dengeli bir güç devri yerine kendi taleplerini dayatma yönünde görünüyordu. Nitekim Donald Trump da Cenevre’deki son görüşme sonrasında ABD’nin hedeflerinin tam karşılanmadığını ve sonuçlardan tam memnuniyet duyulmadığını belirtmişti.

Başka bir ifadeyle, ABD ve müttefiklerinin taleplerinin İran tarafından bütünüyle kabul edilmediği anlaşılıyor. Bu görüşmelerin perde arkasında hangi tavizlerin verildiği veya alındığı henüz net değil. Ancak cumartesi günü başlayan saldırıların yalnızca geçici bir tepki olmadığı, büyük güçlerin ve küresel sermayenin çıkarları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği açık.

 

*Saldırıların hedefi defalarca açıklandı; fakat asıl soru şu: Bu kez gerçekten bir değişim olacak mı?

Eğer bir değişim yaşanacaksa bunun niteliği ne olacak? Sadece politika ve yaklaşımlarda bir değişim mi, yoksa güç yapısında daha köklü bir dönüşüm mü? Son gelişmeler, özellikle Suriye örneği, daha geniş bir çerçeve sunuyor. Yaklaşık yedi yıl önce İdlib’de uluslararası düzeyde aranan ve başına ödül konulan Muhammed Colani’nin zamanla belirli bir bölgenin yönetimini üstlenmesi ve bürokratik mekanizmalarla tanıştırılması, önceden hazırlanmış bir sürece işaret ediyordu. Kısa sürede Suriye’de yönetim değişikliği hızlandı ve kendisi geçici cumhurbaşkanı olarak ilan edildi.

Benzer örnekler Venezuela’da da görüldü. Maduro ve eşinin kaçırılması sonrasında, tamamen yeni bir güç enjekte edilmeden iktidar yapısında değişiklikler yaşandı.

İran meselesi bu iki modelin bir bileşimi gibi görünüyor. 2017’de “Muhafazakar da reformist de fark etmez, artık mesele bitti” sloganı resmi güç ikiliğinin aşılmak istendiğini gösteriyordu. Ancak sonrasında “devamcılık” denilebilecek bir akımla karşılaştık; bu akımın ciddi ekonomik destek aldığı görülüyor. 48 yıl boyunca İslam Cumhuriyeti çerçevesinde önemli siyasi, diplomatik ve ekonomik kazanımlar elde edilmişti.

Öte yandan, sokaklardaki geniş çaplı baskılar, on binlerce gözaltı ve yüksek sayıda can kaybı, toplumun ağır bedeller ödediğini gösteriyor. Bu süreç, siyasi ve toplumsal bir yıpranmaya yol açtı.

Aynı zamanda bir “hibrit savaş” ile karşı karşıya olabiliriz: askeri, medya, psikolojik baskılar ve etnik-bölgesel fay hatlarının tetiklenmesi. Saldırıların ardından Kürt, Beluc ve Türk halklarına yönelik mesajların yayımlanması da bunun bir parçası olabilir.

*Bu durum bir güç testi mi? Dış aktörler bu toplulukların kendi bölgelerini kontrol etme kapasitesini mi ölçüyor? Amaç, iç engel olmadan yeni bir düzen kurma imkanını sınamak olabilir mi?

Yani yaşananlar yalnızca askeri bir çatışma değil; bölgesel ve iç güç dengelerinin kapsamlı bir yeniden düzenlenmesi olabilir. İran’daki diğer halkların durumu da kritik. Eğer Arap, Beluc, Türk ve Kürt halkları dağınık kalırsa, gelecekteki siyasi düzenin belirlenmesinde etkili olamayabilirler. Ancak koordineli ve programlı bir birlik oluştururlarsa, halk iradesine dayalı bir alternatif sunabilirler.

Kürt halkının oluşturduğu komite ve meclis deneyimi buna örnektir. Rojava’daki kurumlaşma ve kolektif yönetim modeli de ilham verici olabilir. Son dönemde ilan edilen beş Kürdistan partisinin ittifakı bu açıdan önemlidir. “Jin, jiyan, azadî” sloganının 340’tan fazla şehirde yankılanması da bu tarihsel birikimi yansıtır.

Bölgesel etkiler açısından ise bu savaş halkların savaşı değil, hegemonik güçlerin mücadelesidir. Ancak bu süreçte yerel meclislerin ve halk komitelerinin kurulması büyük önem taşır. İlk saatlerde özellikle sınır bölgelerindeki askeri merkezlerin hedef alındığı görüldü. Güç boşluğunun kaosa dönüşmemesi için toplumsal örgütlenme hayati önemdedir.

Türkiye açısından bakıldığında ise Ankara’nın resmi açıklamaları diplomatik yolların açık tutulması yönünde oldu. Ancak İran’da yaşanacak köklü bir değişimin Türkiye’yi de etkilemesi kaçınılmazdır. Ortadoğu’daki dönüşümler düşünüldüğünde, klasik ulus-devlet modeli ciddi sınamalarla karşı karşıyadır.

Sonuç olarak, bu tarihsel dönemeçte ittifakların önemi büyüktür. Halk yalnızca izleyici olmamalı; kendi kaderini eline almalıdır. Yerel dayanışma ağlarının güçlendirilmesi ve toplumsal birlik, kaosu önlemenin anahtarıdır. Ve en önemlisi, kadınların ve gençlerin rolü unutulmamalıdır. “Jin, jiyan, azadî” sloganıyla ortaya çıkan nesil, yalnızca bir sloganın değil, büyük bedeller ödenerek kazanılan bir bilincin temsilcisidir. Adil ve kalıcı bir gelecek, özgürlüğü direnişle anlamlandıran bu neslin omuzlarında yükselecektir.