İnternet kesintisi: Dijital çağın olağanüstü hali

21’inci yüzyılda internetin kesilmesi bir güvenlik tedbiri değil, bireyin kamusal varlığını felç eden siyasal bir müdahaledir. Devlet, ikna edemediği noktada sessizliği dayatır.

ŞİLAN SAQİZÎ

Haber Merkezi- Günümüz çağında siyaset, iletişim ve anlam üzerinden şekillenir. Ancak iktidar ikna edemediği noktada sessizliğe başvurur. İnternetin kesilmesi, vatandaşın kamusal alandaki varlığını felce uğratan bir siyasal eyleme dönüşür; meşruiyetin yerini güç, diyaloğun yerini ise susturma alır.

21’inci yüzyılın dijital çağında internet artık yalnızca bir teknoloji ya da iletişim aracı değil, modern yaşamın temel koşuludur. Ekonomi, siyaset, kolektif bilinç, sivil faaliyetler ve hatta bireyin dünyayla kurduğu ilişki ağlar üzerinden biçimlenir. Bu ağın kesilmesi, bireyin kamusal alandan dışlanması anlamına gelir. Dolayısıyla internetin kapatılması bir “kriz yönetimi” değil, toplumsal yaşamın imkanları üzerinde doğrudan bir iktidar pratiğidir.

Bir toplumu dünyadan, bireyleri birbirinden ve en temel insani bağlardan koparan devlet, fiilen “temsili egemenlik” mantığını aşarak çıplak ve zorlayıcı bir egemenlik alanına girer. Bu tür bir egemenlik rızaya ihtiyaç duymaz; itaati dayatır. Bu noktada bedenler denetim altına alınır, ağızlar susturulur ve siyasal özne, yalıtılmış, sessiz ve görünmez bir varlığa indirgenir.

Bu açıdan bakıldığında internet kesintisi, Giorgio Agamben’in “olağanüstü hal” olarak adlandırdığı duruma açık bir örnektir. Devlet, güvenlik söylemine sığınarak hukuku askıya alır ve kendisini hukukun üstüne yerleştirir. Haklar ayrıcalıklara dönüşür; iletişim ve katılım gibi temel haklar ise itaate bağlı bir ödül haline gelir.

Sessizlik siyaseti ve meşruiyetin çöküşü

Daha derin bir düzeyde internetin kapatılması, bir meşruiyet krizinin itirafıdır. İkna edemeyen iktidar engellemeye yönelir; anlatısı çöktüğünde anlamın dolaşımı da durdurulur. Dijital karartma, siyaseti iletişim öncesi bir döneme geri döndürme girişimidir: İktidarın yukarıdan konuştuğu, toplumun ise sessizce dinlediği bir düzen.

Ancak paradoks tam da burada ortaya çıkar. İktidarlar interneti ne kadar kapatırsa, gerçek gücün kaba kuvvette değil, bilginin serbest dolaşımında ve anlam üretiminde olduğunu o kadar fark eder. İnternetin kapatılması, otoriterliğin son sığınağıdır; yönetimin, hükmetmekten çıkıp korkuyu idare etmeye dönüştüğü andır.

Bu koşullarda internet, siyasal mücadelenin ana sahasına dönüşür: görünür olma hakkı, ifade hakkı ve dünyada var olma hakkı mücadelesi. Bu alanın kapatılması, demokrasinin, yurttaşlığın ve nihayetinde siyasal yaşamın askıya alınması anlamına gelir.

İnternet kesintilerine dair küresel örnekler

Günümüz dünyasında internet kesintileri nadiren iktidarın gücünü göstermiştir; aksine çoğu zaman siyasal meşruiyetin zayıflığını açığa çıkarmıştır. Diyalogdan, eleştiriden ve bilginin serbest dolaşımından korkan iktidarlar, düzeni tesis etmek için değil, toplumsal rızanın çöküşünü gizlemek için sansüre başvurur. Mısır (2011) bu paradoksun klasik bir örneğidir. Hüsnü Mübarek rejimi, halk ayaklanmalarının zirvesinde interneti keserek protestoları bastırmaya çalıştı. Ancak bu adım, yalnızca protestoları durdurmakta başarısız olmakla kalmadı, aynı zamanda rejimin toplumdan duyduğu korkunun küresel bir sembolüne dönüştü ve çöküşünü hızlandırdı. İnternetin kesilmesi bizzat politik bir çığlığa dönüştü.

Myanmar’da (2021 darbesi sonrası) ordu, darbeyi dünyadan gizlemek ve şiddeti bilgi yokluğu içinde yaymak için interneti kesti. Sonuç tersine oldu: Uluslararası tecrit derinleşti, sivil direniş güçlendi ve alternatif iletişim yolları üzerinden mücadele sürdü. İnternet kesintisi, askeri iktidarın gayrimeşru yüzünü daha da görünür kıldı.

Hindistan’da “demokrasi” adı altında uygulanan en uzun internet kesintisi, devletin gizli otoriter sınırlarını açığa çıkardı. Keşmir, sivil hakların askıya alındığı bir laboratuvara dönüştü; internet bir hak olarak değil, ortadan kaldırılması gereken bir araç olarak görüldü.

Belarus’ta (2020) Aleksandr Lukaşenko, kitlesel protestoları bastırmak için interneti kapattı. Ancak bu hamle, halkın devlete olan güvenini daha da sarstı ve devlet ile toplum arasındaki uçurumu derinleştirdi. Bu kesintiyi meşrulaştıran dayanaklar fiilen çöktü.

Tüm bu örneklerde internetin kapatılması, iktidar yapısının anlamın, görüntünün ve anlatının serbest dolaşımından duyduğu korkunun göstergesi oldu. Bu korku, meşruiyet krizinin en açık kanıtıdır. İktidar felsefesi açısından internet kesintisi, yönetenlerin artık anlam üretemediklerini fark ettikleri anda devreye girer. Ağlar çağında iktidar yalnızca güçten değil, anlatı kurma, ikna etme ve ortak bir toplumsal ufuk yaratma kapasitesinden beslenir. Bu kapasite çöktüğünde, iktidar anlatı alanını ortadan kaldırmaya yönelir.

Dijital karartma, siyaseti diyalog öncesi bir duruma geri döndürme girişimidir; emrin anlamın, sessizliğin rızanın yerini aldığı bir duruma. Ancak bu geri dönüş mümkün değildir. Her kesinti bir siyasal mesajdır: Devlet toplumundan korkmaktadır. Sonuçta interneti kapatmak, meşruiyet açısından toplumu değil, iktidarı izole eder. Bu adım krizi çözmez, aksine derinleştirir ve küreselleştirir; çünkü iletişim çağında sessizlik en yüksek sestir.

İki haftalık sessizlik, yüzyıllık tarihsel gerileme

İran’da ülke genelinde yaklaşık iki hafta süren internet ve iletişim kesintisi, geçici ya da münferit bir güvenlik kararı olarak görülemez. Bu uygulama, topluma güvenmeyen, vatandaşları sürekli şüphe altında tutan ideolojik ve güvenlikçi bir sistemin yapısal mantığından beslenmektedir. Bu sistemde internetin kesilmesi, yönetim tarzının doğal bir uzantısıdır.

Bu düzende bireyler “hak sahibi siyasal özne” olarak değil, potansiyel güvenlik tehdidi olarak görülür. İletişim özgürlüğü temel bir yurttaşlık hakkı olmaktan çıkarılıp, iktidarın varlığına yönelik bir tehdit olarak algılanır. Medya ise kamusal çıkarı denetleyen ve savunan bir aktör olmaktan ziyade, iktidarı meşrulaştıran ideolojik bir kola indirgenir.

Yaşam biçiminin dayatılması

İran’da internet kesintisi üç temel ve eşzamanlı işlev görür: Birincisi, devlet şiddetini gizlemek ve kayıt, anlatı ve kamusal değerlendirme imkanını ortadan kaldırmak. İkincisi, anlam ve anlatı üretimini devlet yayın kuruluşu ve resmi kurumların tekelinde toplamak. Üçüncüsü ise toplumu, güvenlik denetimine açık, izlenebilir ve müdahaleye müsait dijital ortamlara zorlamak. Burada mesele yalnızca “internetin kesilmesi” değil, denetim altındaki belirli bir dijital yaşam biçiminin dayatılmasıdır. İletişim özgürlüğü koşullu bir ayrıcalığa, vatandaş ise izlenen bir kullanıcıya indirgenir.

Başka bir deyişle İran’daki dijital karartma, siyasal eylem ihtimalini baştan etkisizleştirmeyi amaçlayan bir politikanın parçasıdır. İnternetin kesilmesi yalnızca siyasal faaliyeti bastırmaz, aynı zamanda toplumsal bağları da çözer; çünkü iletişim, dayanışmanın, kolektif bilincin ve sivil direnişin önkoşuludur.

Bu politika derin bir çelişki barındırır: Devlet sansüre ve denetime ne kadar başvurursa, toplumla arasındaki güven uçurumu o kadar büyür. İnternetin kapatılması protestoları susturmaz; onları yeraltına iter, yaygınlaştırır ve daha radikal hale getirir. Başka bir deyişle bu yöntem krizi çözmez, uzatır.

İki haftalık sessizlik, toplumsal sermayede, kamusal güvende ve siyasal diyalog imkanlarında ciddi bir gerilemedir. Ayakta kalmak için sesleri susturmak zorunda kalan bir iktidar, aslında söyleyecek bir sözü kalmadığını itiraf etmiş olur. Gücün iletişim ve ikna üzerinden aktığı bir dünyada sessizlikle yönetmek, iktidarın değil, tükenmişliğin ve meşruiyet aşınmasının göstergesidir.

“Yeniden açılma” mı, dijital itaat mühendisliği mi?

İran devlet radyosu ve televizyonunun “internete kademeli erişimin yeniden açılması” olarak sunduğu süreç, normalleşmenin değil, daha yumuşak bir kuşatma mantığının devamıdır. İki haftalık tam kesinti boyunca protestoların bastırılmasını, sansürü ve resmi anlatının sorgusuz yeniden üretimini üstlenen bu medya, şimdi kendisini “iletişimin anlatıcısı” olarak sunmaktadır; ancak ne ülke genelindeki kesintinin nedenlerini ne de bunun ağır toplumsal ve ekonomik sonuçlarını sorgulamaktadır.

Resmi anlatıya göre yalnızca “doğrulanmış” ve “yetkilendirilmiş” kullanıcılar ve kanallar faaliyet gösterebilecektir. Yani güvenlik soruşturmalarından geçmiş, izlenebilir ve denetlenebilir olanlar. Bu model, gerçek bir açılımdan ziyade, dijital düzen adı altında sansürün yeniden tanımlanmasıdır.

Devlet medyası, iletişimi iktidarın bir lütfu gibi sunan paternalist bir dille “kademelilikten” söz etmektedir. Oysa iletişim toplum için asli ve vazgeçilmez bir haktır. Bu bağlamda bireysel konuşmalar koşullu hale gelir, kolektif faaliyetler denetim altına alınır, şirketler ise ancak hakim güvenlik mantığına uyum sağladıkları sürece var olabilir.

Günler sonra SMS hizmetlerinin geri dönmesi bile, doğal bir insani hak olarak değil, geri alınabilir bir ayrıcalık olarak sunulmaktadır. Devlet medyası bu anlatıyı eleştirel bir mesafe olmaksızın yeniden üretmekte, kendisini kamusal bir medya olmaktan çıkarıp bir engelleme politikasının sözcüsüne dönüştürmektedir.

Siyasal felsefe açısından yaşanan şey, “açık baskıdan” yumuşak dijital itaate geçiştir. Tam internet kesintisi ilk şoku yaratırken, koşullu yeniden açılma toplumu yeni düzene alıştırır. Bu mantıkta iktidar artık kapatmakla yetinmez, iletişimin koşullarını yeniden tanımlar. İletişim bir hak değil, itaate bağlı bir ayrıcalık olur.

Michel Foucault’nun “iktidarın içselleştirilmesi” dediği an tam da budur: Yurttaş kısıtlamalara önceden uyum sağlar, oto-sansür uygular ve denetimli bir dijital yaşama razı olur. Bu anlamda “yeniden açılma” özgürlüğün dönüşü değil, itaati yerleştirme sürecidir.

İnternet kesintileri, iktidarların ya topluma güvenip güvenmediklerini ya da güce başvurmayı seçip seçmediklerini gösteren bir sınavdır. İran rejimi bir kez daha ikinci yolu seçmiştir. Bu tercih, her şeyden önce sessiz yaşamayı reddeden bir toplumdan duyulan yapısal korkunun göstergesidir.

İletişimin insani ve siyasal yaşamın temel koşulu olduğu bir dünyada, iletişim kanallarını koşullu olarak açıp kapatan bir hükümet güvenlik ya da kalıcı düzen üretmez; aksine halkından korktuğunu ve anlamını yitirdiğini açıkça ilan eder. Sessizlik ve ardından gelen “yapay iletişim”, toplumla diyalog kurma kapasitesini yitirmiş iktidarların son araçlarıdır.

Bağımsız internet izleme kuruluşu NetBlocks’un raporuna göre, İran’da ülke çapındaki ve protestoların zirvesiyle eşzamanlı, hedefli internet kesintisinin ardından çevrimiçi faaliyetin geri dönüşüne dair yalnızca son derece sınırlı, nadir ve sıkı denetim altındaki işaretler görülmüştür. NetBlocks, genel internet erişiminin hala normal seviyenin yaklaşık %2’si civarında olduğunu belirtmektedir. Bu oran, “internetin geri dönüşünü” değil, iletişime yönelik siyasi saiklerle sürdürülen kasıtlı kuşatmanın devam ettiğini göstermektedir.

Karanlıkta yönetme çabası

İnsan hakları örgütleri, internet kesintisini İslam Cumhuriyeti’nin uyguladığı yapısal baskı stratejisinin bir parçası olarak değerlendirmektedir. Bu strateji; delilleri silmeyi, anlatıyı kontrol etmeyi ve devlet şiddetinin gerçek boyutlarını gizlemeyi amaçlamaktadır. 8 Ocak 2026’da başlayan kesinti, İran’ı fiilen medyadan yalıtılmış bir alana dönüştürmüş; baskının kamusal denetim ve uluslararası hesap verebilirlik olmaksızın sürdüğü bir zemini yaratmıştır.

Bu bağlamda internetin kapatılması, rejimin derin bir meşruiyet krizini ve bilinçli, itiraz eden bir toplumla yüzleşme konusundaki aczini dolaylı biçimde itiraf etmesi anlamına gelmektedir. Bu, sesler duyulmadan susturulan, hakikat söylenmeden bastırılan bir karanlıkta yönetme çabasıdır.

Bu perspektiften bakıldığında İran’daki internet kesintisi, yorgun bir iktidarın varlığını sürdürme mantığının parçasıdır. Ağlar çağında iktidar yalnızca maddi güce değil, anlatı kurma, ikna etme ve meşruiyet üretme yeteneğine dayanır. Bu unsurlar çöktüğünde devlet, anlatı alanını ortadan kaldırmaya yönelir. İnternetin kesilmesi, iktidarın konuşma ve dinleme kapasitesini yitirdiği bu aşamada “mantıklı” hale gelir.

Bu politika temel bir çelişki barındırır: İktidar iletişim kanallarını ne kadar kapatırsa, gerçeğin kendisine karşı olduğunu o kadar açık eder. Sessizlik bir korku belgesidir; kayıttan, tanıklıktan ve tarihin hükmünden duyulan korku. Başka bir deyişle internet kesilir çünkü resmi anlatı artık gerçekle rekabet edemez.

Son kertede internetin kapatılması toplumu susturmaz; iktidar ile halk arasındaki uçurumu geri dönülmez bir noktaya kadar derinleştirir. Ayakta kalmak için iletişimi kesmek zorunda kalan bir devlet, meşruiyetini yitirdiğini kabul etmiş demektir. İletişimin siyasetin temel koşulu haline geldiği bir dünyada, gizlilik içinde yönetmek, toplumla diyalog kurma geleceği kalmamış iktidarların son sığınağıdır.