6 Şubat depremlerinin yıl dönümü: Adalet arayışı devam ediyor

6 Şubat depremlerinin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen, on binlerce insanın hayatını kaybettiği felaketin sorumluları hala hesap vermedi. Meletî’deki Kırçuval Oteli’nde 21 kişinin yaşamını yitirdiği davada ailelerin adalet arayışı sürüyor.

ELİF AKGÜL

İstanbul- 6 Şubat 2023 tarihinde saat 04.17’de başlayan ve saatler sonra yaşanan ikinci bir depremle Türkiye tarihinin en büyük felaketine tanıklık edildi. Mereş merkezli 7.7 ve 7.6 büyüklüğündeki depremlerde resmi rakamlara göre 50 bini aşkın insan yaşamını yitirdi, yüz binlerce kişi yaralandı, 11 kentte milyonlarca insan evsiz kaldı. Depremin ardından ihmaller, devletin insanları ölüme terk etmesi, feryatlar, gelmeyen yardımlar, ölümle başbaşa bırakılan insanlar, asla hafızalardan silinmeyecek görüntüler, her defasında ‘bu kadar olmaz’ denilen kağıttan binalar akıllarda kaldı.

Aradan üç yıl geçmesine rağmen felaketin izleri silinmedi. Hala konteynerlerde yaşayan binlerce insan var, hala enkazlardan cenazeler çıkarılıyor, hala yakınlarını kaybeden aileler adalet arayışını sürdürüyor.

Depremin üzerinden geçen zamana rağmen ne kayıpların hesabı soruldu ne de ihmaller zinciriyle gelen ölümlerle gerçek anlamda yüzleşildi. Enkaz altından günlerce çıkarılamayan insanlar, geç müdahale eden devlet kurumları, ulaşmayan yardımlar ve denetimsiz bırakılan binalar, 6 Şubat’ı bir “doğal afet” olmanın ötesine taşıdı.

Afet değil toplu cinayet

Bu büyük yıkımın sembol davalarından biri Meletî’deki Kırçuval Oteli. Saniyeler içinde çöken binada, aralarında Malatya Büyükşehir Belediyespor’a bağlı sporcuların da bulunduğu 21 kişi yaşamını yitirdi. Hayatını kaybedenlerden biri, 27 yaşındaki voleybolcu Mehmet Ağırbaş’tı. Oğlu için adalet arayan anne Zeliha Ağırbaş, yıllardır süren dava sürecinde sanıkların “bilinçli taksir” ile yargılanmasına itiraz ediyor. Ona göre bu dosya, yalnızca bir bina davası değil; göz göre göre gelen ölümlerin ve kamu sorumluluğunun yargılanması gereken bir toplu cinayet dosyası. Zeliha Ağırbaş’ın sözleri, 6 Şubat’ın hala kapanmayan bir yara olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Ailelerin mücadelesi sürüyor

Meletî'nin Battalgazi ilçesinde bulunan ve 6 Şubat günü depremin başlamasıyla saniyeler içinde yıkılan Kırçuval Oteli’nde Malatya Büyükşehir Belediyespor'a bağlı 6 voleybolcu ile 4 ampute futbolcunun da aralarında bulunduğu toplam 21 kişi enkaz altında kalarak hayatını kaybetti. Otelde yaşamını yitirenlerin yakınlarının şikayeti üzerine otel sahibi ve dönemin AKP'li Battalgazi Belediye Başkan Yardımcısı Zafer Kırçuval tutuklandı. Zafer Kırçuval, yaklaşık 3 aylık bir tutukluluk süresinin ardından tahliye edildi. Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı, otelin 2012 yılına kadar ilk işletmecileri olan Aziz Murat Palancı ve Fırat Palancı, 2012 yılı sonrasında otelin işletmesini devralan Saffet Kırçuval ile deprem döneminde Battalgazi Belediye Başkan Yardımcısı olan Zafer Kırçuval, teknik uygulama sorumlusu/fenni mesul/şantiye şefi Serpil Yoloğlu ve Fatma Altaş, yapı ruhsatlarını onaylayan İmar İşleri Müdürü Mustafa Bingöl, mimari tadilat projesini onaylayan kamu görevlisi Alper Yiğit, statik tadilat projesini onaylayan kamu görevlisi Mustafa Hakan Büker, statik tadilat proje müellifi Hayriye Doğan ve İsmail Yalçınkaya hakkında "bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına sebep olmak" suçundan dava açtı. Dava sürüyor; aileler sanıkların “bilinçli taksir” ile değil “olası kast” ile suçlanması için mücadelelerine devam ediyor.

‘Ben Malatya’ya inip oteli görene kadar asla inanmadım’

27 yaşındaki voleybolcu Mehmet Ağırbaş, servis ayarlanmadığı için şehir merkezindeki antrenmanlara şehir dışındaki kulüp tesisinden gidip gelmeleri zor olduğu için Malatya Büyükşehir Belediyespor’un otelde konaklattığı sporculardan biriydi. Nişanlıydı, evlenecekti. Ancak Mehmet Ağırbaş yeni evinin eşyalarının teslim edildiği gün İstanbul’da defnedildi. Mehmet Ağırbaş’ın annesi Zeliha Ağırbaş ajansımıza konuştu. Zeliha Ağırbaş, depremi ilk öğrendikleri anlarda yaşanan sürecin sıradan bir sarsıntı algısıyla karşılandığını, yıkımın boyutunun ancak Meletî'ye ulaşıldığında anlaşılabildiğini aktarıyor:

“Depremde Malatya Kırçuval Otel’de voleybolcu oğlumu kaybettim. Normalde İstanbul’da yaşıyoruz. Mehmet Can voleybol için Malatya’ya gitmişti. Malatya Büyükşehir Belediyesi onları otele yerleştirmişti. Depremde de otelden çıkamadılar. Mehmet Can nişanlıydı o zaman. Nişanlısını aramış. Aslında benim eşim Malatyalı. Kayınvalidem sabah eşimi aramış. ‘Deprem olmuş, gördün mü?’ diye sormuş. Ondan sonra oğlumu aramışlar. Telefonu çalıyormuş ama duymamıştır diye düşünmüşler. Bu kadar büyük bir yıkım beklemediğimiz için ‘uyuyorlardır’ diye düşünüp eşim işe gitmiş. Sonra beni nişanlısının annesi aradı, ‘Malatya’da deprem olmuş duydunuz mu?’ dedi. Ben de ‘yok’ dedim. Ben Malatya’ya inip oteli görene kadar asla inanmadım. Hep Mehmet’in aramasını bekledim.”

‘Koskoca Malatya zifiri karanlıktaydı, AFAD yoktu’

Zeliha Ağırbaş, Meletî'ye ulaşma sürecinde yaşananları ve şehirde karşılaştıkları tabloyu, herhangi bir resmi koordinasyon ya da yönlendirme olmadığını vurgulayarak anlatıyor. Enkaz alanında kamu kurumlarının bulunmadığını, arama kurtarma faaliyetlerinin sınırlı olduğunu belirtiyor. Otele ulaşıldığında karşılaşılan manzarayı şöyle dile getiriyor:

“Havaalanları çalışmadı, uçak bileti aldık, iptal oldu, otobüs bileti aldık, ‘gidemezsiniz’ dediler. Arabayla çıkamadık. Salı sabahı Sivas’a uçak bileti bulduk, oradan Malatya’ya geçtik. Akşam olmuştu. Malatya’ya indiğimizde sokak yoktu. Navigasyon açıyoruz, insanlara soruyoruz, insan yok. Hiçbir yerde arama kurtarma yok. Herkes ‘İzmir’den geldim’, ‘Ankara’dan geldim’ diyor. Petrol Ofisi bulduk, orada sorduk. Ondan sonra ben arabaya binemedim. Koşarak gitmek istedim. Mehmet Can yarım saat sonra çıktı enkazdan. Bir tek bizim enkazda arama kurtarma vardı. Koskoca Malatya zifiri karanlıktaydı. AFAD yoktu, Kızılay yoktu. Benim oğlumu da madenciler çıkarttı.”

‘Ben oteli gördüğümde kriz geçirdim’

Zeliha Ağırbaş, Kırçuval Oteli’nin fiziksel durumunu gördüğünde yaşadığı ilk tepkinin şaşkınlık ve inkâr olduğunu söylüyor. Oğlunun fiziksel gücü ve spor geçmişi nedeniyle hayatta kalabileceğini düşündüğünü belirtiyor. Ancak enkazın durumu bu ihtimali ortadan kaldırıyor:

“8 katlı bir oteldi. Yerin dibine girmişti. Ben Malatya’ya inip oteli gördüğümde kriz geçirdim. Olamaz, dedim. Çünkü benim yavrum çok güçlüydü. Ortaokuldan beri spor yapıyordu. Her gün çift antrenman yapıyordu. İki metreydi, doksan kiloydu. Ben oteli görene kadar hep Mehmet Can’ın oradan çıkabileceğini düşündüm. Ama benim oğlum sadece gözünü açabilmişti. Yatağında kolunu bile kıpırdatmamıştı. İstanbul’da defnettik.”

‘Bilinçli taksir diye bir şey yok’

Zeliha Ağırbaş, dava sürecinde yöneltilen suçlamaların yetersiz olduğunu ve özellikle kamu görevlilerinin sorumluluğunun görmezden gelindiğini savunuyor. Otelin sahibinin belediye başkan yardımcısı olduğuna dikkat çekerek sanıkların “olası kast” ile yargılanması gerektiğini ifade ediyor:

“Benim 9 aylık bir şok sürecim oldu. Açıkçası o zamana kadar çok da mücadele edemedim ya da düşünemedim. Şimdi 9 ay sonra ben ne yapabilirim derdine düştüm. Sonra Instagram'dan Adalet Peşinde Aileler (APA) ile tanıştım ve dahil oldum. Ondan sonra onlarda bana yön gösterdiler, sağ olsunlar. Hep birlikte mücadele ediyoruz, fikir alışverişi yapıyoruz. Davalarda birbirimize destek olmaya çalışıyoruz. Ondan sonra ben Malatya'dan bir avukatla tanıştım, anlaştım. Bizim şubatın 13'ünde sekizinci duruşmamız olacak. Yani bir arpa boyu yol aldınız mı derseniz, alamadık. Çünkü yani sanıklar hala dışarıda normal hayatını devam ettiriyor. Mahkemeler asla istediğimiz gibi gitmiyor. Yani bazen düşünüyorum, biz sanık, onlar mı müşteki mi diye. Yani adalet kimi temsil ediyor gerçekten? Ben burada Türkiye'de doğdum, büyüdüm ve evladımı Türkiye'de büyüttüm. Malatya Büyükşehir Belediyesi'nin oyuncusuydu. Ne Voleybol Federasyonu, ne Malatya Büyükşehir Belediyesi'nin takımının yöneticileri hiçbiri bir kere arayıp başsağlığı dilemez mi? Ya da neden dilemez? Ben artık neden dilemediklerini daha çok iyi anlıyorum. Çünkü bu bana göre tamamen bir suçluluk psikolojisi. Çünkü herkes suçlu olduğunu biliyor. Ama bunları ispatlayamadığımız için adalet önünde onlar suçlu hayatlarına devam ediyorlar.”

‘Denetim yapılmadı’

Zeliha Ağırbaş, yıkılan binanın bir otel olduğunu hatırlatarak “Orası bir oteldi ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın her sene denetlemesi gerekiyordu. Denetleme yapılmadı mı? Yapıldıysa neden gerçek denetim yapılmadı? Çay kahve içip gidilmeseydi yıkılır mıydı? Bence yıkılmazdı. Sadece yapan değil, denetlemeyen de sorumlu. Herkes mahkemede üç maymunu oynuyor. Bana kalırsa, bütün dosyaların olası kastla yargılanması gerekiyor. Çünkü bilinçli taksir diye bir şey yok. Deprem bu ülkenin gerçeği. Bunu bilmiyor muydular?” diye soruyor.

“Bazen sanık avukatları ‘bütün Malatya yıkıldı’ diyor. Hayır, siz de Malatya’da yaşıyordunuz. Siz yaşamaya devam ediyorsunuz. O zaman bütün Malatya yıkılmış olmuyor değil mi?” diyen Zeliha Ağırbaş, “Yani Mehmet Can’ın yanındaki bina hasar almış ama yıkılmamıştı işte. Bütün Malatya yıkılmadı aslında. Bizim orada olan akrabalarımızın hepsi yaşıyor ve sadece benim misafir evladım orada hayatını kaybetti. Gencecik insanların yaşam hakları yok muydu bu ülkede? Neden devlet bizim yaşam hakkımızı korumadı?” şeklinde konuşuyor.

‘Devlet sanıkları değil müştekileri korumak zorunda’

Zeliha Ağırbaş, adalet arayışının üç yıldır sürdüğünü, ancak yargılamaların ilerlemediğini söylüyor. Otel sahibinin belediye başkan yardımcısı olmasının davayı doğrudan etkilediğini düşündüğünü belirtiyor. Mücadelesini, başka ailelerin aynı süreci yaşamaması için sürdürdüğünü ifade ediyor:

“Biz üç yıldır adalet arıyoruz. Sanıklar dışarıda hayatına devam ediyorlar. Çünkü zaten otelin sahibi belediye başkan yardımcısıydı. Hala her şeye elinin uzandığını biliyorum. Bilirkişi raporlarına müdahale edildiğini biliyoruz ama ispatlayamıyoruz. Mahkemeler de kabul etmiyor. Benim bu ülkede ilk defa adalet ihtiyacım oldu. Yani ben namusuyla çalışan, kıt kanaat geçinen, çocuklarını büyüten, yavan ekmeğiyle, çorbasıyla mutlu olan bir Zeliha’ydım. Şimdi benim yavan ekmeğimi elimden aldılar. Yavan ekmekle aldığım mutluluğumu elimden aldılar. Benim evladımı aldılar. Ben asla bu mücadeleden vazgeçmeyeceğim. Öyle bir lüksüm yok. Ben artık babaanne olamayacağım mesela.”

‘Bu bir kader değil’

Zeliha Ağırbaş konuşmasına şöyle devam ediyor:

“Ben avukat olmak zorunda mıyım? Ben inşaat mühendisi olmak zorunda mıyım? Demirden ya da etriyeden anlamak zorunluluğum mu var? Bu mücadeleyi ben neden veriyorum normalde? Devletin hakkımı araması gerekmiyor mu? Ama sürekli sokaklardayım, sürekli bu sanıklar suçlu diye bağırmak zorundayım. Devlet, hakimler, savcılar sanıkları değil, müştekileri korumak zorunda. Suçluyu değil, suçsuzu korumak zorunda. Ben mahkemelere katılıyorum. Hep beni susturmaya çalışıyorlar. En son mahkemede polis verdiler yanımda susmam için. Ben bildiklerimi söylemedikten sonra, konuşamadıktan sonra, hakkımı savunamadıktan sonra neden geliyorum?

Devlete benim hiç ihtiyacım olmamıştı ama yıllardır ben vergi ödüyorum. Devlet de benim hakkımı korumak zorunda. Eğer ben bu ülkenin vatandaşıysam, devlet benim hakkımı korumak zorunda. Ben devletimi yanımda görmek istiyorum, karşımda değil. Ve bu bir kader değildir. Bunu kader olarak asla kabul etmiyorum. Mücadele etmeye de devam edeceğim. Ömrüm yettiği sürece, nefes aldığım sürece ben bu mücadeleye devam edeceğim.”