Filistinli kadın tutsaklar cinsel taciz ve tıbbi ihmalle karşı karşıya
İsrail hapishanelerindeki Filistinli kadın tutsaklar, cilt hastalıklarının yayılması, tıbbi ihmal ve dış dünyadan tecrit gibi ağır tutukluluk koşullarıyla karşı karşıya. Uluslararası doğrudan denetimin bulunmaması ise endişeleri artırıyor.
NAGHAM KARAJEH
Filistin- Temizlik ve havalandırma koşullarından yoksun dar odalarda, dış dünyadan tecridin uzadığı duvarlar arasında İsrail hapishanelerindeki Filistinli kadın tutsaklar giderek ağırlaşan sağlık ve insani koşullarla karşı karşıya. Aileleriyle görüşme ve iletişim kurmalarına getirilen kısıtlamaların yanı sıra cilt hastalıklarının yayılması, temizlik ve tedavi malzemelerinin eksikliği ve çoğu Filistinli kadın tutsağın bulunduğu “Damon” Hapishanesi’ndeki yaşam koşullarının kötüleşmesine ilişkin şikayetler artıyor.
‘Damon’da en az 10 uyuz vakası tespit edildi’
Yakın zamanda Filistin kaynaklarından alınan bilgilere göre kadın tutsaklar arasında uyuz vakaları tespit edildi. Bazı kadınların ise kaşıntı, lekeler ve cilt değişikliklerinden muzdarip olduğu bildiriliyor. Nem, yetersiz havalandırma ve temiz kıyafet eksikliği gibi koşulların enfeksiyonun yayılmasına zemin hazırladığı belirtiliyor.
Filistinli Esirler Kulübü, yaklaşık 90 kadın tutsağın bulunduğu “Damon” Hapishanesi’nde en az 10 uyuz vakasının tespit edildiğini açıkladı.
Sorun yalnızca hastalığın kendisiyle sınırlı değil. Asıl endişe, kadın tutsakların teşhis, tedavi ve korunma olanaklarına erişebilmesiyle ilgili. Daha önceki ifadelerde bazı vakalarda tıbbi müdahalenin yalnızca muayeneyle sınırlı kaldığı, gerekli ilaçların sağlanmadığı belirtilmişti. İnsan hakları raporlarına göre kadın tutsaklar kıyafet, temizlik malzemeleri ve temel kişisel ihtiyaçlar konusunda da eksikliklerle karşı karşıya.
‘Kadın tutsakların yaklaşık üçte biri idari tutuklu’
Haziran 2026’da Esirler ve Serbest Bırakılanlar İşleri Komisyonu avukatının “Damon” Hapishanesi’ne yaptığı ziyaretin ardından, burada 87 kadın tutsağın bulunduğunu ve kadın tutsakların yaklaşık üçte birinin herhangi bir suçlama yöneltilmeden idari tutukluluk kapsamında tutulduğunu açıkladı.
Komisyon, ağır tutukluluk koşulları, aşırı kalabalık ve temel haklara ilişkin sorunlara dikkat çekti.
İçinde bulunduğumuz Ağustos ayında ise komisyon, hapishaneyi ziyaret eden bir avukatın aktardığı yeni ifadeleri yayımlayarak tutukluluk koşullarının kötüleştiğini belirtti. Bunlar arasında omuz tendonunda yırtık, tiroid rahatsızlığı ve karın kaslarında fıtık bulunan bir kadın tutsağın şikayetleri de yer aldı.
Bir başka kadın tutsak ise yemeklerin kötü olmasından ve duş süresinin kısa tutulmasından şikayet ederek bazı kadınların yeterince duş alamadığını aktardı. Bu koşullar bulaşıcı hastalıklar söz konusu olduğunda daha da tehlikeli hale geliyor.
Uluslararası Kızılhaç Komitesi’ne erişim engeli
Sağlık koşullarındaki kötüleşme, kadın tutsakların yaşadığı tecritten bağımsız değil. Uluslararası Kızılhaç Komitesi de 7 Ekim 2026’dan bu yana, İsrail’in gözaltı merkezlerindeki hiçbir Filistinli tutsağı ziyaret edemedi. Komite, yetkililerden tutuklulara erişim izni verilmesini ve ziyaretlerin yeniden başlatılmasını talep etmeyi sürdürdüğünü belirtti.
Cinsel taciz iddiaları
Feminist aktivist Nesrin Ebu Amra, kadın tutsaklar meselesinin ulusal ve uluslararası gündemin ön sıralarında tutulması gerektiğini belirterek, kadınların kıyafet, yiyecek ve tedaviden mahrum bırakılmasına ilişkin ifadelerin yanı sıra hapishanelerde aşağılayıcı uygulamalar, taciz ve cinsel nitelikli ihlallere dair bilgilerin geldiğine dikkat çekti.
“Kadın tutsaklar ailelerinden ve dış dünyadan ağır bir tecrit altında tutuluyor” diyen Nesrin Ebu Amra, Filistinli kadınların hapishanelerde maruz kaldığı cinsel ihlal ve kötü muamele iddialarını soruşturmak üzere uluslararası bir komite kurulması çağrısında bulundu.
Yaşananların uluslararası denetimden uzak tutulmaması gerektiğini belirten Nesrin Ebu Amra, kadın ve uluslararası kurumları kadın tutsakları korumak ve ihlallerden sorumlu olanları hesap vermeye zorlamak için harekete geçmeye çağırdı.
Uluslararası hukuk tutukluların sağlık hakkını güvence altına alıyor
Uluslararası insancıl hukuk, savaş koşullarında gözaltında tutulan kişileri korumasız bırakmıyor. Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 76. maddesi, tutukluların sağlıklarını koruyacak şekilde beslenme ve hijyen koşullarına sahip olması ve sağlık durumlarının gerektirdiği tıbbi bakımı alması gerektiğini öngörüyor.
Aynı madde, sözleşmenin ilgili hükümleri uyarınca tutukluların Uluslararası Kızılhaç Komitesi temsilcileri tarafından ziyaret edilme hakkını da düzenliyor.
Mesele tedavi hakkının ötesinde, gözaltında tutulan kişinin insan onurunun korunması gibi temel bir ilkeyi de kapsıyor. Hasta bir kadının gerekli tedaviden mahrum bırakılması ya da bulaşıcı bir hastalığın yayılma ihtimalini artıran sağlık koşullarında tutulması, yalnızca hizmet eksikliği olarak değerlendirilemez.
Bu durum, olayların niteliğine, kastına, bağlamına ve mevcut kanıtlara bağlı olarak, gözaltında tutan gücün uluslararası insancıl hukuk kapsamındaki yükümlülüklerinin ihlali anlamına gelebilir.
Cinsel şiddet ve işkencenin hukuki boyutu
Cinsel şiddet, işkence ve insanlık dışı muamele söz konusu olduğunda ise hukuki boyut daha da ağırlaşıyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Roma Statüsü, sivillere yönelik yaygın veya sistematik bir saldırı kapsamında gerçekleştirilmeleri halinde, uluslararası hukukun temel kurallarına aykırı biçimde hapsedilme veya ağır özgürlükten mahrum bırakma, işkence, cinsel şiddet, zulüm ve ağır fiziksel veya psikolojik acıya ya da sağlığa ciddi zarar veren insanlık dışı eylemleri insanlığa karşı suç oluşturabilecek fiiller arasında sayıyor.
Nesrin Ebu Amra, kadın tutsakların karşı karşıya olduğu tehlikenin yalnızca cilt hastalıklarına yakalanmalarıyla sınırlı olmadığını belirtti. Asıl sorunun, tutsağın enfekte kişilerin izole edilmesini veya tüm tutukluların korunma ve tedavi araçlarına erişimini sağlamanın zor olduğu kapalı bir ortamda tutulması olduğunu ifade etti.
Kadın tutsaklar arasında bulaşıcı bir hastalığın yayılmasının acil müdahale gerektiren bir sağlık alarmı olması gerektiğini belirten Nesrin Ebu Amra, aynı koşulların devam etmesinin hastalığın yayılmasını artırabileceğini söyledi.
Kadın tutsağın bulunduğu ortamdan ayrılma veya ihtiyaç duyduğu tedaviye kendi iradesiyle ulaşma imkanının bulunmaması nedeniyle, gözaltından sorumlu tarafın sağlık hizmeti ve koruma sağlama sorumluluğunun daha da arttığını vurguladı.
‘Tecrit kadınların ruhsal sağlığını da etkiliyor’
Nesrin Ebu Amra ayrıca kadın tutsakların yaşadığı mağduriyetin yalnızca fiziksel sağlıkla sınırlı olmadığını, aileden uzun süre uzak kalmanın ve dış dünyayla iletişim kuramamanın kadınlar üzerinde derin psikolojik etkiler bıraktığını belirtti.
Nesrin Ebu Amra, aylarca ve yıllarca parmaklıklar ardında kalan bir annenin, kız çocuğunun veya eşin ailesinde neler olup bittiğini bilmeden, çocuklarının ve yakınlarının durumundan haberdar olamadan yaşamasının özgürlüğünden mahrum bırakılmanın ötesinde başka bir cezalandırma biçimi olduğunu ifade etti.
Kadın tutsakların korunmasının sağlık, fiziksel ve psikolojik güvenlik ile aileleriyle iletişim kurma hakkını da kapsaması gerektiğini vurgulayan Nesrin Ebu Amra, tutukluluğun kadının temel insan haklarını ortadan kaldırmadığını aktardı.
‘Kadın tutsakların durumunu kim denetliyor?’
Uluslararası doğrudan ziyaretlerin devam eden yokluğu karşısında sorular yanıtsız kalıyor: Kadın tutsakların sağlık durumunu kim denetliyor? Hasta olan bir kişinin tedavisine erişmesini kim güvence altına alıyor? Aşağılama, şiddet ve cinsel ihlallere ilişkin şikâyetleri kim soruşturuyor?
Ve en önemlisi, bu koşullara yönelik sessizliğin devam etmelerine bir kılıf oluşturmayacağını kim garanti ediyor?