74. Ferman’dan kimlik ve adalet davasına -5
Şengal Fermanı'nın tanıklarından Dayê Kamo, IŞİD esaretinden kurtulduktan sonra da acısının dinmediğini belirterek, yıllardır kayıp olan çocukları ve yakınlarından gelecek bir haberi umutla beklediğini söylüyor.
Dayê Kamo'nun tek umudu: Kayıplarından bir haber almak
CÎHAN ZEMO / GULÎSTAN EZÎZ
Şengal – Şengal’in yolları bildiğiniz yollara benzemez. Köy yollarının çoğu bozuk, birçoğu ise toprak yoldur. Bu nedenle Tilizêr’e ulaştığımızda yol bizi yormuştu. Henüz çalışmaya bile başlamamıştık.
Ferman üzerine yürüttüğümüz çalışmalar sırasında tanıdığımız Dayê Leylê, bizi Dayê Kamo ile tanıştırdı. Yeni ilişkiler, beraberinde daha yeni ilişkiler getiriyordu. Dayê Kamo’nun evine ulaşmak için bir süre Êzidîlere ait yıkılmış evlerin arasından geçtik. Neredeyse ayakta kalan tek bir ev bile yoktu. Dayê Kamo’nun evi, çölün ortasındaki bir vaha gibiydi. Yaşam yalnızca oradaydı; çevresindeki her şey ise ölüydü. Evin babası yatağında yatıyordu. Hastaydı ve artık ayağa kalkamıyordu. Dayê Kamo bize, “Kederden bu hale geldi” dedi.
Dayê Kamo’dan hikayesini anlatmasını istedik. Başlangıçta konuşmak istemedi. Çünkü birçok kişi gibi, yaşanan bunca trajedinin ardından umutsuzluğa kapılmıştı. Neyse ki sonunda bizi kırmadı.
‘Kahvaltımızı olduğu yerde bırakıp kaçtık’

Dayê Kamo, ferman sabahı oğlunun yanına gelerek, “DAİŞ Sîba’ya girdi” dediğini anlatıyor ve şöyle devam ediyor: “Rüyamda kendimi DAIŞ’in eline düşmüş olarak gördüm.”
Bunun üzerine çocuklarını toplayarak, “Hadi gidelim” diyor. Hep birlikte köyün dışına kadar yürüyorlar. Ancak eşi kararını değiştiriyor ve, “Hiçbir yere gitmiyoruz, eve döneceğiz” diyor.
Dayê Kamo o günü şöyle anlatıyor: “Tekrar eve döndük. Kahvaltı için çay demledim, tandırda ekmek pişirdim. Kahvaltıyı hazırlıyorduk. Oğlum dışarı çıkıp etrafa baktı. Geri geldiğinde, ‘Köyde kimse kalmamış’ dedi. Kahvaltımızı olduğu yerde bırakıp evden çıktık.”
Arabaları olmadığı için bütün aile Şengal merkezine doğru yürümeye başlıyor. Yolda akrabalarına ait birkaç araçla karşılaşıyorlar. Araçlar aileden bazı kişileri alıp götürüyor. Hamile gelin, dört küçük çocuk ve yaşlı baba bu şekilde kurtuluyor. Ancak geride kalanların sayısı fazla.
Dayê Kamo ve yanındakiler ana yolda yürümeye devam ediyor. Bir süre sonra, battaniyelerle dolu ve içinde DAIŞ’li olduğunu düşündükleri bir kişinin bulunduğu araç onlara yaklaşıyor. Bunun üzerine yol kenarındaki ekinlerin arasına saklanıyorlar.
Dayê Kamo, yakalanmalarına giden süreci şöyle anlatıyor: “Yanımızdaki kişilerden birine telefon geldi. Telefonda konuştuğu kişiyle tartışmaya başladılar, birbirlerine tehditler savurdular. Daha sonra yanımızdaki kişi, telefondaki kişiye bulunduğumuz yeri söyledi. Belki de bu yüzden yakalandık.”
‘İşte bizi yakaladınız; bizden daha ne istiyorsunuz, bizi öldürecek misiniz?’
Bir araç gelip önlerinde durur. Dayê Kamo’nun yanında bulunan genç bir delikanlı yanındaki silahını kullanmak isteyince Dayê Kamo onu durdurur. O andan şöyle bahsediyor: “Silahını kullanmak istedi. Ben de, ‘Bu silahı kullanırsan hepimizi öldürürler’ dedim. Silahını ve fişekliğini elinden alıp yere attım.”
Bu sırada aracı kullanan IŞİD’li de onlara bakar ve grubun üzerine ateş açar.
Dayê Kamo, “İşte bizi yakaladınız. Bizden daha ne istiyorsunuz? Bizi öldürecek misiniz? diye seslendiğini anlatıyor. Bu sözlerin ardından gruptakilerden biri ateş eden kişiyi durdurur.
Bir süre sonra başka bir araç gelir ve hepsini araca bindirirler. Dayê Kamo ise kendisinden çok kayıp oğlunu düşünür. IŞİD’lilere, “Ben oğlumu görmeden buradan hiçbir yere gitmem” der. Ancak onu dinlemezler ve Sîba’ya götürmek üzere araçlara bindirirler
Sîba’ya vardıklarında biri Dayê Kamo’ya, “Oğlun diğer araçta” denir. Oğlunu görmek için gitmek ister ancak bir IŞİD’li önünü keser. Dayê Kamo ona, “Beni öldürsen bile gidip oğlumu göreceğim” diye karşılık verir. Ardından avlunun kapısına giderek oğlunun bulunduğu aracın gelmesini bekler. Ancak araç gözlerinin önünden geçip gider.
Dayê Kamo o anı, “Onları Suriye’ye götürdüler, bizi ise Telafer’e götürdüler” sözleriyle anlatıyor.
‘Ya bizi öldürün ya da bizi bu karanlıktan çıkarın’
Dayê Kamo, Tilafer’de uzun süre kalmadıklarını, ardından Musul’a götürüldüklerini anlatıyor: “Karanlık bir yere götürüldük. Göz gözü görmüyordu. Artık dayanamadım, ağlamaya başladım ve, ‘Ya beni öldürün ya da bizi bu karanlıktan çıkarın’ dedim.”
Odada 21 kişinin bulunduğunu söyleyen Dayê Kamo, sabaha kadar kimsenin gözüne uyku girmediğini anlatıyor. Gün ağarmaya yaklaşırken fenalaşarak bayılır. Ancak o zaman sorumlulardan biri gelip odanın kapısını açar. O günden sonra kapıyı bir daha kilitlemezler.
‘Tawisê Melek’e yalvardım’
Dayê Kamo, bir gün şafak vakti kendilerini bir avluya çıkardıklarını söylüyor: “Bizi bir duvarın önünde sıraya dizdiler ve, ‘Hepinizi öldüreceğiz’ dediler. Oradaki kadınların da erkeklerin de hepsi ağlamaya başladı.”
Dayê Kamo, ellerini Tawisê Melek’e açarak dua ettiğini belirterek o anı şöyle anlatıyor: “Tawisê Melek, eğer bugüne kadar yaptığımız bir iyilik sana ulaştıysa bizi bağışla. Beni öldürsünler.”
Dayê Kamo, o sırada bir IŞİD’linin sesini duyduğunu belirterek sözlerini şöyle sürdürdü: “Bir DAIŞ’li bana, ‘Tawisê Melek’e mi yalvarıyorsun?’ diye sordu. Ben de, ‘Başka kime yalvarayım?’ dedim. Ne kadar baskı yaparsa yapsın, yardım istemek için başkasına yönelmedim.”
‘Bizi yakalayan DAIŞ’lilerin çoğu aramızda yaşayan Araplardı’
Bir süre sonra IŞİD’liler grubun arasına girerek birçok kişiyi yanlarına alıyor. Geride kalanları ise farklı odalara dağıtılıp kapıları üzerlerine kilitliyor.
Dayê Kamo, o günleri şöyle anlattı:
“Bizi dokuz gün boyunca bu şekilde tutsak tuttular. Onuncu gün, başka bir yere götürüleceğimizi söylediler. Ben de onlara,‘Başım gitse bile Musul’dan çıkmam. Ben hastayım, hiçbir işe yaramam. Zaten tüm ailemi aldınız, beni öldürün öldürün, hiçbir yere gitmem’ dedim. Bizi yakalayan DAIŞ’lilerin çoğu aramızdaki Araplardı. Sonunda bizi Telafer’e götüreceklerini söylediler. Otuz-kırk araç getirdiler, hepimizi araçlara bindirip Telafer’e götürdüler. Orada herkesi evlere yerleştirdiler, bizi ise bir koyun ağılına koydular. Ahırı kendimiz temizledik, bulabildiğimiz birkaç ev eşyasını kullanmaya başladık. Yedi gün orada kaldık. Daha sonra yeniden Musul’a götürüldük. Benim gibi yaşı ilerlemiş olanları Musul ve Telafer dışında başka bir yere götürmediler. Bizimkinden daha kötü bir durum olamazdı. Yazın üç ayı boyunca doğru dürüst su bile vermediler. Ancak üç ay sonra, bir gece su getirdiler. Yanında bir çamaşır makinesi de vardı. Sonra bize, ‘yıkanın ’dediler.”
13 kişiden 7'si kurtuldu, 6 kişinin akıbeti hala bilinmiyor
Dayê Kamo, DAIŞ’in elinde altı ay tutsak kaldı. Nasıl kurtulduğuna ilişkin ise şunları söylüyor: “Altı ay sonra ellerinde bir defter bulunan birkaç DAIŞ’li geldi. Yaşlıların isimlerini tek tek okudular. Sonra, ‘Emirlerimizden biri sizi affetti’ dediler. Ailemden yalnızca ben bu şekilde serbest bırakıldım.”
Dayê Kamo’nun yakın ailesinden 13 kişi IŞİD tarafından esir alındı. Bunlardan yedisi geri dönebildi. Ancak iki oğlu, gelini, iki kızı ve bir torununun akıbeti hala bilinmiyor.
Dayê Kamo, çocuklarını anlatırken sesi titriyor:
“Oğullarımdan biri 22, diğeri 23 yaşındaydı. Kızlarım ise daha küçüktü. Bugüne kadar onlardan hiçbir haber alamadık. Yalnızca bir kez bir tanıdığımız bana, ‘Oğlun Xwedêda, Beac’ta DAIŞ’in yanında’ dedi. O kişi, oğlumu ve yanındaki Êzidî arkadaşını para karşılığında kurtarmak istemiş. Ancak DAIŞ’li, para yerine, ‘Bana iki Arap getir, onları sana vereyim’ demiş. O da böyle birini bulamamış.”
Yaranın kabuk bağlaması gerekirken kanamaya devam ediyor
Serbest bırakıldıktan sonra ilk olarak Laleş’e giderek ziyaretini gerçekleştiren Dayê Kamo, ardından Güney Kürdistan’daki kamplarda iki yıl kaldı. Daha sonra yeniden Şengal’e döndü. Ancak döndüğü Şengal, geride bıraktığı Şengal değildi; kendisi de artık eski Dayê Kamo değildi.
Dayê Kamo, “Ferman bizi yaşlandırdı. Gözlerimiz ağlamaktan kör oldu. Fermandan önce hiçbir hastalığım yoktu. Şimdi ise bütün vücudum ağrıyor” diyor.
Dayê Kamo’nun hikayesi aradan geçen yıllara rağmen hala tamamlanmış değil. Hayatı ne eskisinden daha kötü ne de daha iyi. Aileye yeni bireyler katılmış olsa da kaybettiklerinin yeri hiçbir zaman dolmadı. Çünkü çocuklarının akıbeti hala bilinmiyor. Bu yüzden yarası kabuk bağlamıyor. Acısı dinmiyor. Her geçen gün biraz daha kanayan bir yara gibi yaşamaya devam ediyor.