Sürgün, idam, direniş: İran’da Kürt olmanın hikayesi

Kürtler, kırk yılı aşkın süredir baskı, göç ve güvenlik politikalarıyla karşı karşıya. Buna rağmen Kürt toplumu ve özellikle Kürt kadınları, İran’dan Belucistan’a ve Afganistan’a uzanan yeni bir direniş dilinin öncüsü haline geldi.

KİMİYA NAZERİ

Ravansar – İnsanlık tarihinin önemli bir bölümünde “Tarihi kazananlar yazar” sözü tartışılmaz bir gerçeklik olarak kabul edildi. Ancak son yüzyılda iletişim ve anlatım araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte, gerçekliği kayda geçirme ve yorumlama tekeli büyük ölçüde kırıldı. Bugün elinde kalem tutan, yaşadıklarını anlatan herkes tarihe kendi tanıklığını bırakabiliyor. Yine de hangi anlatının kalıcı olacağını belirleyen şey, yalnızca sözcükler değil; yaşanmış deneyimler ve somut gerçeklerdir.

Bu nedenle bugün içinde bulunduğumuz tarihsel momenti anlamak için köklere dönmek gerekir. Çünkü hiçbir toplumsal olgu kendiliğinden ortaya çıkmaz. Her düşüncenin, her direnişin ve her siyasal tutumun geçmişte atılmış bir temeli vardır. Tam da bu yüzden sözcüklerin gücünü küçümsememek gerekir. Bazı sözcükler yalnızca bir kimliği tarif etmez; aynı zamanda bir halkın hafızasını, acılarını, mücadelelerini ve gelecek tasavvurunu da taşır. İran’da “Kürt” sözcüğü tam da böyle bir anlam taşımaktadır.

Bugün İran’da ve hatta bölgenin birçok yerinde bu sözcük etrafında ciddi tartışmalar yürütülüyor. Kimi zaman kaygıyla, kimi zaman kuşkuyla, kimi zaman da açık bir düşmanlıkla karşılanan “Kürt” kavramı, yalnızca etnik bir aidiyeti ifade etmiyor. Bu sözcük aynı zamanda direnişi, özgürlük arayışını ve devletle toplum arasındaki tarihsel gerilimlerden birini temsil ediyor.

Peki neden?

Neden “Kürt milleti” denildiğinde tepkiler sertleşiyor? Neden bu kavram etrafında siyasi tartışmalar büyüyor? Bu soruların yanıtı son yıllarda yaşanan gelişmelerde saklı olduğu kadar, İran İslam Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde de gizlidir. İran İslam Cumhuriyeti’nin son kırk yılda karşılaştığı en büyük toplumsal meydan okumalardan biri, Kürt toplumunun içinden yükselen üç sözcükle görünür hale geldi: Jin, jiyan, azadî (Kadın, yaşam, özgürlük).  Bu üç sözcük yalnızca bir slogan değildi. Bir dünya görüşünün, bir toplumsal deneyimin ve uzun yıllara dayanan özgürlük arayışının özlü ifadesiydi. Mahsa Jina Emînî’nin katledilmesinin ardından İran’ın dört bir yanında yükselen isyan, kısa sürede farklı halkları ve toplumsal kesimleri ortak bir mücadele zemini etrafında buluşturdu.

Bu süreç aynı zamanda önemli bir gerçeği de görünür kıldı: Kürt siyasi ve toplumsal hareketi, yıllardır İran’daki özgürlük ve demokrasi meselesine birçok siyasi akımdan daha geniş bir perspektiften yaklaşıyor; yalnızca Kürtlerin değil, İran’daki tüm halkların ve toplumsal kesimlerin taleplerini kapsayabilecek bir siyasal ufuk ortaya koyuyordu.

Referandum boykotundan ‘bölücülük’ suçlamasına

Ancak burada şu soruyu sormak gerekir: Kürt halkının bugün sahip olduğu siyasal bilinç ve yaklaşım yeni ortaya çıkmış bir durum mudur? Hayır. Bu bilinç onlarca yıllık deneyimin, mücadelenin ve tarihsel hafızanın ürünüdür. Bunu anlayabilmek için İslam Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarına dönmek gerekir. Kırk yılı aşkın bir süre önce, Tahran, İsfahan, Tebriz ve ülkenin diğer büyük kentlerinde çok sayıda aydın, devrimci, özgürlükçü ve muhalif kesim yeni rejimi “kurtuluş yolu” olarak görüyordu. Monarşinin yıkılması büyük bir umut yaratmıştı. Ancak Kürdistan’da tablo farklıydı.

Kürtler, İslam Cumhuriyeti referandumunu boykot etti. Ülkenin büyük bölümünde insanlar özgürlüğün geleceğini yeni rejimin temsilcilerinde görürken, Kürdistan’da geniş kesimler farklı bir tutum aldı ve sandığa gitmedi. Bu tavır tesadüfi değildi. Çünkü Kürt halkının otoriter yönetimlerle yaşadığı deneyim yalnızca İslam Cumhuriyeti ile sınırlı değildi. Pehlevi döneminde de Kürtler merkeziyetçi devlet politikalarının baskısını yaşamış, kültürel ve siyasal haklarının inkar edildiğine tanıklık etmişti. Bu nedenle birçok Kürt için değişen yalnızca yönetimin adıydı. Nitekim sonraki yıllar bu kaygıların önemli ölçüde haklı olduğunu gösterdi.

İdamlar, askeri operasyonlar, köy boşaltmaları, zorunlu göçler ve sistematik baskı politikaları kısa sürede yeni dönemin karakterini ortaya koydu. Yönetim daha ilk yıllardan itibaren Kürtlerin potansiyel bir muhalefet odağı olduğunu düşünüyor ve buna göre hareket ediyordu. Ancak devlet yalnızca askeri ve güvenlikçi yöntemlere başvurmadı. Zamanla yeni bir dil de inşa edildi. “Bölücü”, “terörist”, “karşı-devrimci” gibi kavramlar yalnızca siyasi suçlamalar olarak kullanılmadı; aynı zamanda Kürt kimliğini tehdit unsuru olarak göstermenin araçlarına dönüştürüldü.

Öte yandan iktidar, “Müslüman Kürt Peşmergeleri” gibi yeni tanımlamalar üretirken, elinde İslam Cumhuriyeti bayrağı taşıyan Kürt figürleri gibi semboller üzerinden de alternatif bir Kürt kimliği inşa etmeye çalıştı. Amaç açıktı: Kürt toplumunu “makbul” ve “makbul olmayan” biçiminde ikiye ayırmak, tarihsel direniş hafızasını zayıflatmak ve devletin meşruiyetini yeniden üretmek. Bu nedenle kavramlar yalnızca sözcük değildi; aynı zamanda bir siyasal mühendislik aracına dönüşmüşlerdi.

Göç tercih değil, zorunlu bir sürgündü

İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte uygulamaya konulan güvenlikçi ve tek tipleştirici politikalar, yalnızca siyasal alanı değil, toplumun gündelik yaşamını da derinden etkiledi. Bu süreçten en fazla etkilenen kesimlerden biri ise Kirmanşan ve çevresinde yaşayan Kakai (Yarsan) Kürtler oldu.

1979 Devrimi’nin ardından geçen ilk yıllarda, binlerce Kakai Kürt evlerini ve yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kaldı. Bu göç, ekonomik nedenlerle gerçekleşmiş sıradan bir yer değiştirme değildi. Korkunun, baskının, dışlanmanın ve kimlik inkârının dayattığı zorunlu bir sürgündü. Birçok aile farklı ülkelere sığındı. Aradan kırk yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen, bu insanların önemli bir bölümü hala doğdukları topraklardan uzakta yaşamaya devam ediyor.

Ancak yaşananlar yalnızca Kakai toplumuyla sınırlı değildi. Kürdistan’ın farklı bölgelerinde yaşayan binlerce insan da benzer nedenlerle göç etmek zorunda kaldı. Kimileri yaşamını korumak için, kimileri inancını yaşatabilmek için, kimileri ise yalnızca kimliği nedeniyle maruz kaldığı baskılardan kurtulabilmek için doğup büyüdüğü yerleri terk etti. Peki göç etme imkânı bulamayanların akıbeti ne oldu?

Bu sorunun cevabı, son kırk yılın siyasi davalarında, cezaevlerinde ve idam listelerinde saklıdır.

Cezaevleri, idamlar ve süregelen baskı

İran’da yayımlanan gözaltı, tutuklama ve idam haberleri incelendiğinde, Kürtlerin bu süreçlerde sürekli görünür olduğu dikkat çekmektedir. Bu durum, birçok Kürt çevresi tarafından tesadüfi değil, uzun yıllara yayılan sistematik bir politikanın sonucu olarak değerlendirilmektedir.

Bu tablonun en çarpıcı örneklerinden biri, İran’daki en uzun süreli kadın siyasi tutuklu olarak bilinen Zeynep Celaliyan’dır. Yıllardır cezaevinde tutulan Zeynep Celaliyan, ağır hak ihlalleri ve uzun süreli izolasyon koşullarıyla gündeme gelmektedir. Benzer şekilde bugün idam tehdidiyle karşı karşıya bulunan Kürt kadın aktivistler Werîşe Muradî ve Pexşan Ezîzî de Kürt toplumunun son yıllarda karşı karşıya kaldığı baskı politikalarının sembol isimleri arasında yer almaktadır.

Ancak mesele yalnızca siyasi davalarla sınırlı değildir. Son dönemde Kirmanşan’ın en yoksul ve imkanlardan yoksun bölgelerinden biri olan Dere Dırêj’de yaşanan olay, bu tablonun günümüzde de sürdüğünü gösteren örneklerden biri olarak hafızalara kazındı.

Mücteba ve Meysem Veysî isimli iki Kürt kardeş, yaşadıkları mahalledeki çocuklar için kendi imkânlarıyla küçük bir kütüphane kurmuştu. Ancak onlar da yıllardır Kürdistan’da birçok kişi hakkında kullanılan suçlamalarla hedef alındı. “Karşı-devrimci Kürt gruplarını desteklemek” yönündeki iddialar eşliğinde yürütülen süreç, iki kardeşin yaşamını yitirmesiyle sonuçlandı.

Bu olay, Kürdistan’da kültürel, sivil ve eğitim alanındaki faaliyetlerin dahi çoğu zaman güvenlik eksenli bir bakışla değerlendirildiği yönündeki eleştirileri yeniden gündeme taşıdı. Bütün bu örnekler bir araya getirildiğinde ortak bir tablo ortaya çıkmaktadır: Kürtler, yalnızca siyasal muhalefet nedeniyle değil; kimi zaman kültürel faaliyetleri, kimi zaman kimlikleri, kimi zaman da toplumsal örgütlenmeleri nedeniyle baskı politikalarının hedefi haline gelmiştir. Bu nedenle son kırk yılın Kürt hafızasında sürgünler, cezaevleri, idamlar ve güvenlik politikaları birbirinden ayrı başlıklar değil; aynı hikayenin farklı parçaları olarak yer almaktadır.

Kürt kadınları ve direniş mirası

Ancak bütün bu baskı politikalarına rağmen asıl dikkat çekici olan nokta, Kürt toplumunun gösterdiği dirençtir. Çünkü son kırk yılın tarihi yalnızca baskının tarihi değildir; aynı zamanda direnişin de tarihidir. Bu direniş içerisinde ise Kürt kadınları özel bir yere sahiptir. Kürt kadınları, uzun yıllardır yalnızca siyasi mücadelelerin değil; toplumsal dönüşüm arayışlarının da öncüsü olarak öne çıkmaktadır. Çok sayıda kadın mücadele saflarında yer almış, örgütlenme faaliyetlerinde bulunmuş ve ortaya koydukları kararlılıkla yeni kuşaklara örnek olmuştur. Bu nedenle Kürt kadınlarının mücadelesi yalnızca Kürt toplumu içerisinde değil, bölgenin farklı halkları arasında da dikkatle takip edilen bir deneyime dönüşmüştür.

Son yıllarda İran'dan Afganistan'a, Beluçistan'dan Ortadoğu'nun farklı bölgelerine kadar birçok kadın hareketi, Kürt kadınlarının deneyimlerinden ilham aldığını açık biçimde dile getirmektedir.

Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri Beluçistan'da ortaya çıkmıştır. Bugün Beluç kadınlarının mücadelesi içerisinde öne çıkan isimlerden biri olan Şehnaz Beluç, Beluçistan Özgürlük Ordusu Kadın Birlikleri Komutanı olarak anılmaktadır. Onun ortaya çıkışı, birçok çevre tarafından Kürt kadın hareketinin bölgesel etkisinin göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Bu durum, Kürt kadınlarının yıllar içerisinde oluşturduğu mücadele mirasının yalnızca kendi coğrafyasıyla sınırlı kalmadığını göstermektedir.

Benzer bir tablo Afganistan'da da görülmektedir. Taliban yönetiminin baskısı altında yaşayan kadınlar, Herat başta olmak üzere birçok kentte, ağır koşullara rağmen aynı sloganı haykırmaktadır: Jin, jiyan, azadî. Bir zamanlar Kürt özgürlük mücadelesinin sınırları içerisinde şekillenen bu slogan, bugün farklı dillerde ve farklı coğrafyalarda yankılanmaktadır.

Bir sözcüğün taşıdığı hafıza

Bugün "Jin, jiyan, azadî" yalnızca bir slogan değildir. O, kadınların özgürlük talebinin, eşit yaşam arayışının ve baskıya karşı direnişinin ortak diline dönüşmüştür.

Bu sloganın düşünsel kaynağı olan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın yıllardır ağır tecrit koşulları altında tutuluyor olması da, fikirlerin fiziksel sınırları aşabilme gücüne dair sıkça yapılan değerlendirmeleri güçlendirmektedir. Çünkü onu ortaya çıkaran düşünsel çerçeve, bugün yalnızca Kürtler arasında değil, dünyanın farklı bölgelerinde özgürlük ve eşitlik mücadelesi veren kesimler tarafından da tartışılmaktadır.

Tam da bu nedenle İran'da "Kürt" sözcüğü yalnızca etnik bir kimliği ifade etmez. Bu sözcük; sürgünleri, cezaevlerini, direnişi, kadın özgürlük mücadelesini ve kolektif hafızayı da içinde taşır. Belki de bu yüzden, üzerinden onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen, hala İran'ın en önemli siyasi ve toplumsal tartışmalarından birinin merkezinde yer almaya devam etmektedir.