Kirmanşan’da bir çatı mücadelesi: Kirada yaşayan kadınların hikayeleri
Kirmanşan’da kadınlar, artan kiralar ve ayrımcılık arasında güvenli bir barınma mücadelesi veriyor. Yüksek maliyetler ve güvencesiz koşullar, birçok kadın için bir çatı bulmayı günlük bir hayatta kalma savaşına dönüştürüyor.
SARA POURKHEZARİ
Kirmanşan – Rojhilat Kürdistan’ın Kirmanşan şehrinin en ücra köşelerinde, yarı yıkılmış duvarların aşınmış halde ayakta kalmaya çalıştığı mahallelerde, evden çok yarım kalmış bir yapbozu andıran küçük odalar var.
İlkel malzemelerle, en düşük maliyetle ve mümkün olan en dar alanlara sıkıştırılarak inşa edilen bu yapılar; halk arasında “baraka” ya da “gecekondu” olarak anılıyor. Ancak birçok kadın için bu sallanan dört duvar bile ulaşılamaz bir hayal; gelirleriyle örtüşmeyen ağır bedeller ödeyerek sahip olmaya çalıştıkları bir çatı yani barınma merkezi anlamına geliyor.
Kaldıkları yerler ev değil, geçici bir merkezler
Yüksek kiralar, güvensizlik ve istikrarsızlık arasında yaşayan kadınlar için kiracı olmak yalnızca ekonomik bir mesele değil; aynı zamanda psikolojik, sosyal ve manevi bir yük. Her taşınma, her kira artışı, ev sahibinin her tehdidi ve yaklaşan her kış, başlarının üzerindeki çatının bir hak değil, geçici bir ayrıcalık olduğunu yeniden hatırlatıyor. Çoğu zaman hane geçimini üstlenen ya da yaşamın ana yükünü taşıyan kadınlar, küçümseyici bakışlardan giderek ağırlaşan kısa süreli sözleşmelere kadar çok yönlü baskılarla karşı karşıya kalıyor.
Rahat bir uykudan vazgeçen kadınların hikayesi
Birçok kadın, yalnızca daha ucuz olduğu için güvenli, standartlara uygun ya da huzurlu olmayan evleri kabul etmek zorunda kalıyor. Bu, başlarının üzerinde bir çatı tutabilmek için güvenlikten, konfordan, mahremiyetten ve rahat bir uykudan vazgeçen kadınların hikayesi. Konut fiyatlarının hızla yükseldiği ve destekleyici politikaların çoğu zaman yalnızca kağıt üzerinde kaldığı bir şehirde, kadınlar eşitsiz bir hayatta kalma mücadelesi veriyor; çatının kimin elinde olduğunun, kimin barınabileceğini ya da yerinden edileceğini belirlediği bir mücadele.
Yüksek kira fiyatları kadınların yaşamını zorlaştırıyor
Kirmanşan’ın eteklerinde yaşayan Lili, ev sahiplerinin küçük ve sağlıksız evleri dahi fahiş fiyatlarla kiraya verdiğini anlatıyor. Baghney Mahallesi’nde yaşayan Lili’ye göre, yalnızca 20 ila 40 metrekare büyüklüğündeki evler için yüksek kiralar talep ediliyor. “Baghney’de 20 metrekarelik bir ev için neredeyse 5 milyon toman istiyorlar” diyen Lili, bu rakamın mahallenin yaşam koşullarıyla uyuşmadığını ve birçok aileyi ciddi ekonomik baskı altında bıraktığını söylüyor.
Lili, birçok evin fiziksel koşullarının da yaşamı zorlaştırdığını belirtiyor. Bazı evlerin o kadar küçük olduğunu anlatan kadın, tuvaletin bile yemek pişirilen ve mutfak eşyalarının bulunduğu alanın ortasına inşa edildiğini ifade ediyor. Ona göre bu yapılar, yaşam alanından çok geçici ve sıkışık barınakları andırıyor.
Lili’nin aktardıkları, birçok kadının mahremiyetten ve temel hijyen koşullarından yoksun, son derece dar alanlarda yaşamaya zorlandığını ortaya koyuyor. Banyo ve mutfak gibi alanların iç içe geçtiği bu evlerde günlük yaşam daha da zorlaşırken, ev içindeki alan eksikliği kadınlar ve aileler üzerindeki yükü artırıyor.
Güvenli barınma krizi yaşanıyor
Son yıllarda konut fiyatlarında yaşanan benzeri görülmemiş artış ve kiraların hızla yükselmesi, İran’da kiracı olmayı hayatın en büyük zorluklarından biri haline getirdi. Ulusal para biriminin değer kaybı, hane gelirlerindeki düşüş ve hızla artan yaşam maliyetleri, birçok kişi için güvenli bir barınmaya erişimi zorlaştırırken, bazı durumlarda neredeyse imkansız hale getirdi. Artan konut maliyetlerinden kaçmak isteyen bazı kesimler, büyük şehirlerden daha küçük kentlere ve köylere yönelerek tersine göç yolunu tercih etti. Amaç, gelir düzeylerine uygun daha uygun fiyatlı bir ev bulabilmekti. Ancak bu seçenek herkes için erişilebilir değil; özellikle ekonomik ve sosyal baskıyı daha yoğun hisseden kadınlar için. Kadınların karşı karşıya olduğu sorunlar yalnızca yüksek kiralarla sınırlı değil. Kiralama piyasasında yapısal ayrımcılık da önemli bir engel oluşturuyor. Birçok ev sahibi, ataerkil yaklaşımlar, ekonomik güvensizlik ya da önyargılar nedeniyle yalnız yaşayan ya da çocuklarıyla yaşayan kadınlara ev kiralamayı reddediyor; bu da kadınların barınma krizini daha da derinleştiriyor.
Konut piyasasında yaygın ancak çoğu zaman görünmeyen bu ayrımcılık, kadınların barınma seçeneklerini daha sınırlı ve daha maliyetli hale getiriyor. Erkek egemen ekonomik yapının hakim olduğu bir toplumda kadınların sınırlı gelir imkanı, üzerlerindeki baskıyı daha da artırıyor. Birçok kadın düşük ücretli, kayıt dışı ya da güvencesiz işlerde çalışırken, yüksek depozito bedellerini ve giderek artan kira ücretlerini karşılamakta zorlanıyor. Bu ekonomik kırılganlık, kadınların güvenli ve sürdürülebilir bir konuta erişimini ciddi biçimde kısıtlıyor. Sonuç olarak kadınlar, evsiz kalma, sık sık taşınmak zorunda olma ya da standart altı ve güvensiz konutlarda yaşama riskiyle diğer toplumsal gruplara kıyasla daha fazla karşı karşıya kalıyor.
‘Tacize uğramadan yaşayabileceğim güvenli bir ev bulmak tek talebim’
Kirmanşan’ın Kernachi Mahallesi’nde yaşayan ve uzun yıllardır kiracı olan bir çocuk annesi Marzieh B., yaşadığı barınma mücadelesini şu sözlerle anlatıyor:
“Üç yıldır boşandım ve o zamandan beri geçim masraflarımı ve konutumu karşılayabilmek için çalışıyorum. Kiralar o kadar arttı ki maaşımın neredeyse tamamı kiraya gidiyor. Ama sorunum sadece fahiş fiyatlar değil; benim en büyük isteğim, kızımla birlikte korkmadan ve tacize uğramadan yaşayabileceğim güvenli bir ev bulmak. Her ev aradığımda, ev sahibi erkekse ve eşimin olmadığını öğrenirse, profesyonel davranmak yerine arkadaşlık kurmaya çalışıyor ya da kötü davranışlarda bulunuyor. Bazı emlakçılar ise bana ev bulmadan önce bir tür rüşvet vermemi ya da işleriyle ilgisi olmayan davranışlara katlanmamı bekliyor. Tüm bunları aşıp bir ev bulsam bile sorun bitmiyor. Ev sahibi problem çıkarmasa bile, bir süre sonra bekar bir kadın olduğumu anlayan bazı komşular rahatsız etmeye başlıyor; rahatsız edici bakışlar, mesajlar ve benimle kızımın huzurunu kaçıran davranışlar başlıyor. Genel olarak söylemek gerekirse, biz kadınların sanki gökyüzü dışında güvenli bir çatısı yok.”
Ataerkil toplumsal yapı, yalnız yaşayan kadınları daha da savunmasız hale getiriyor. Kadınların “korumasız” ya da “erişilebilir” olduğu yönündeki önyargılar, ev sahiplerinin uygunsuz tekliflerinden emlakçıların gerçek dışı taleplerine, komşuların tacizine kadar uzanan bir baskı alanı yaratıyor. Denetim mekanizmalarının zayıflığı ve şikayet süreçlerinin çoğu zaman sonuçsuz kalması ise bu döngüyü güçlendiriyor; böylece kadınlar hem ekonomik hem de toplumsal baskı altında, güvenli bir çatı bulmak için eşitsiz bir mücadele vermeye devam ediyor.
Kadınların yaşadığı bu çok katmanlı sorunların temelinde erkek egemen toplumsal yapı ve kadınların bağımsızlığını tehdit olarak gören ataerkil anlayışın bulunduğu değerlendiriliyor. Bu yaklaşım içinde, kendi başına yaşamını sürdüren ve barınma hakkını bağımsız biçimde elde etmeye çalışan kadınlar çoğu zaman toplumsal baskı, ayrımcılık ve önyargılarla karşı karşıya kalıyor. Güvenli bir eve sahip olmak, kadınlar için yalnızca ekonomik bir mesele değil; aynı zamanda sosyal kabul, güvenlik ve bağımsızlık mücadelesine dönüşüyor.
Bağımsız yaşam kurma çabaları sınırlandırılıyor
Bu durum, kadınların ekonomik ve toplumsal engeller nedeniyle güvenli konuta erişimini zorlaştırırken, bağımsız yaşam kurma çabalarını da sınırlıyor. Bekar ya da hane reisi kadınların ev kiralama sürecinde daha fazla sorgulanması, önyargılarla karşılaşması ve tacize açık hale gelmesi, mevcut yapısal eşitsizliğin bir sonucu olarak görülüyor. Böylece barınma hakkı, birçok kadın için temel bir hak olmaktan çıkarak sürekli mücadele edilmesi gereken kırılgan bir alana dönüşüyor.
Virginia Woolf, “Kendine Ait Bir Oda” adlı eserinde, “Kurgu yazmak isteyen bir kadının parası ve kendine ait bir odası olmalıdır” sözleriyle yalnızca yazma eylemine değil, kadınların alan, otorite ve bağımsızlık hakkına da işaret ediyor. Virginia Woolf’un yaklaşımı, bir odaya sahip olmanın düşünme, üretme ve karar alma özgürlüğüyle doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koyarken, ataerkil toplum yapısının da tam bu noktada bağımsız kadınlara karşı direnç geliştirdiğini gösteriyor. Erkek gözetimi ve mülkiyeti dışında bir yaşam kurabilen kadınlar, çoğu zaman mevcut düzen açısından tehdit olarak algılanıyor; bu nedenle kadınların yalnızca bir çatı bulma süreci bile ayrımcılık, taciz ve toplumsal yargılarla örülü bir mücadeleye dönüşüyor.