Zaribar’dan Urmiye’ye: Rojhilat Kürdistan’da su yönetiminin anatomisi - 1
İran'ın su kaynaklarının önemli bir bölümünü barındıran Rojhilat Kürdistan, yalnızca kuraklıkla değil, su yönetimi politikalarının yarattığı çok katmanlı bir krizle karşı karşıya.
PERŞENG DEVLETİYARİ
Haber Merkezi- İran'ın su kaynakları haritasına yukarıdan bakıldığında dikkat çekici bir çelişki göze çarpıyor. Resmi istatistiklerde yeterince görünmeyen bu çelişki, coğrafyada açıkça hissediliyor. İran'ın yüzey sularının önemli bir bölümü Zagros Dağları ile ülkenin batısındaki yüksek kesimlerde oluşuyor. Îlam, Kirmaşan, Sine ve Urmiye'yi kapsayan Rojhilat Kürdistan ile Loristan'ın bazı bölümleri, ülkenin en önemli su üretim merkezleri arasında yer alıyor. Sîrwan, Küçük Zap, Büyük Zap, Gamasiyab, Elwend, Gawerûd ve onlarca yan kol yalnızca bölgenin ekosistemini şekillendirmekle kalmadı, son on yıllarda İran'ın su güvenliğinin temel unsurlarından biri haline geldi. Ancak su üreten bu coğrafya bugün, yalnızca yağışların azalması ya da iklim değişikliğiyle açıklanamayacak iç içe geçmiş krizlerle karşı karşıya bulunuyor.
Son otuz yılda Rojhilat Kürdistan ve İran'ın batısındaki diğer bölgeler; büyük baraj projeleri, havzalar arası su transferleri, tüneller ve geniş çaplı su mühendisliği uygulamalarının adeta laboratuvarına dönüştü. Bu süreçte Urmiye Gölü, İran'daki çevre krizinin en bilinen simgelerinden biri haline geldi. Bir zamanlar Ortadoğu'nun en büyük tuz gölü olan Urmiye, bugün İran'daki su yönetişimi sisteminin kırılganlığını simgeliyor. 2025-2026 su yılı, önceki kurak yılların aksine birçok havza için görece olumlu geçti. Meteoroloji Kurumu ve Enerji Bakanlığı'nın verileri, ülkenin kuzeybatısı ve batısındaki birçok bölgede yağışların uzun yıllar ortalamasına yaklaştığını, bazı alt havzalarda ise bu ortalamanın üzerine çıktığını gösterdi. Bunun sonucunda bazı barajlardaki su hacmi artarken Urmiye Gölü'nde de geçici bir iyileşme görüldü. Uydu görüntüleri ve resmi veriler, göldeki su seviyesinin geçen yıla göre bir miktar yükseldiğini ve kuruyan alanların bir kısmının yeniden suyla kaplandığını ortaya koydu.

Uzmanlar uyarıyor: Urmiye Havzası tehlike altında
Ancak hidroloji uzmanları, iklim bilimciler ve bağımsız araştırmacılar bu gelişmenin gölün gerçek anlamda yeniden canlandığı şeklinde yorumlanmaması gerektiği uyarısında bulunuyor. Uzmanlara göre yaşanan değişim, yapısal sorunların çözülmesinden çok yağışların arttığı tek bir yılın sonucu. Urmiye Havzası hala tarımsal sulama için aşırı su çekimi, yeraltı su seviyelerindeki düşüş, gölü besleyen nehirler üzerindeki çok sayıdaki baraj, kentleşme ve iklim değişikliğinin artan baskısıyla karşı karşıya. Başka bir ifadeyle, su seviyesindeki geçici yükseliş gölün ekolojik kapasitesinin yeniden kazanıldığı anlamına gelmiyor.
Aynı durum Rojhilat Kürdistan'ın diğer su ekosistemleri için de geçerli. Merîwan'daki Zrêbar Gölü, İran'ın en değerli tatlı su sulak alanlarından biri olmasına rağmen uzun süredir kanalizasyon deşarjı, plansız turizm, arazi kullanımındaki değişiklikler, aşırı su çekimi ve su kalitesindeki bozulmanın baskısı altında bulunuyor. Daha güneyde ise Sîrwan Nehri üzerindeki Daryan Barajı yalnızca elektrik üretimi veya su depolama projesi olarak görülmüyor. Baraj, Zagros nehir sistemine yönelik büyük ölçekli müdahalelerin bir halkası olarak değerlendiriliyor.

Projeler ve sorular: Ekosistemi riske atan bir kalkınma modeli sürdürülebilir mi?
Destekleyenler bu projeleri kalkınmanın gereği olarak görürken, eleştirenler ise su yönetiminde "altyapı ve beton odaklı yaklaşımın" hâkimiyetinin bir örneği olarak nitelendiriyor. Su transfer projeleri de son yılların en tartışmalı başlıklarından biri haline geldi. Zap Havzası'ndan su aktarımı, "Germsîrî" olarak bilinen büyük sulama ağı, Sîrwan'dan su transferi ve benzeri projeler; tarımın geliştirilmesi, sanayiye su sağlanması ve içme suyu ihtiyacının karşılanması amacıyla tasarlandı.
Ancak eleştiriler şu soruları gündeme getiriyor: Kalkınma kimin için yapılıyor? Bedelini kim ödüyor? Bunun yükünü hangi coğrafya taşıyor? Bu sorular, konuyu mühendislikten çıkarıp siyasal ekonomi alanına taşıyor. Tartışma artık yalnızca yağış miktarı ya da baraj kapasitesiyle sınırlı değil, karar alma mekanizmaları, güç ilişkileri, fayda ve maliyetlerin nasıl paylaşıldığı da önem kazanıyor. Su transferine kim karar veriyor? Yerel topluluklar bu süreçlerde ne kadar söz sahibi? Çevresel etki değerlendirmeleri gerçekten belirleyici mi, yoksa yalnızca idari bir formalite mi? Ve en önemlisi, suyu üreten ekosistemlerin varlığını riske atan bir kalkınma modeli sürdürülebilir sayılabilir mi?
Dünya genelinde su yönetimi anlayışı da son yıllarda önemli ölçüde değişti. Geçmişte büyük barajlar kalkınmanın simgesi olarak görülürken, bugün birçok araştırmacı su yönetişimi, talep yönetimi, ekolojik su hakkı ve havzaların dayanıklılığı gibi kavramları öne çıkarıyor. Avustralya, İspanya ve ABD gibi ülkelerin deneyimleri, yalnızca büyük altyapı projelerine dayalı yaklaşımların; tüketim alışkanlıkları değiştirilmeden ve yerel toplumların gerçek katılımı sağlanmadan uzun vadede krizi çözmek yerine daha da derinleştirdiğini gösteriyor.
Su sorunu teknik bir mesele olmaktan çıktı
Bugünkü tabloyu yalnızca kuraklık mı açıklıyor, yoksa kalkınma politikaları, tarımsal üretim modeli, kentleşme, su yoğun sanayilerin yaygınlaşması ve karar alma mekanizmaları da bu krizin oluşumunda belirleyici rol mü oynuyor? Bu sorular özellikle Rojhilat Kürdistan açısından daha da önem kazanıyor. Çünkü bölge, bir yandan İran'ın en önemli su kaynaklarını üretirken, diğer yandan göç, işsizlik, yatırımların yetersizliği, ekosistemlerin tahribatı ve doğal kaynakların kullanımında yaşanan eşitsizlik duygusuyla karşı karşıya bulunuyor.
Bu nedenle bölgede su meselesi artık yalnızca teknik ya da çevresel bir konu olmaktan çıkmış; çevre, ekonomi, siyaset, mekânsal adalet ve kalkınmanın geleceğinin kesiştiği temel bir tartışma alanına dönüşmüş durumda.
Bu konuları değerlendirmek amacıyla, 15 yılı aşkın süredir baraj projeleri, su transferleri, su yönetişimi ve İran'ın batısındaki hidropolitik gelişmeler üzerine çalışan Kürt araştırmacı ve çevre aktivisti Şîma Keremî (takma ad) ile görüştük. Bu söyleşide günlük gelişmelerin ötesine geçerek şu temel soruya yanıt arıyoruz: İran'daki su krizini gökyüzünden mi, yoksa yeryüzünden mi okumak gerekiyor?

*Son aylarda yağışların görece artması ve Urmiye Gölü'ndeki su seviyesinin kısmen yükselmesi üzerine bazı yetkililer, gölü kurtarma programlarının başarıya ulaştığı yönünde açıklamalar yaptı. Buna karşın iklim bilimciler ve su uzmanlarının bir bölümü, görece yağışlı geçen tek bir yılın krizin sona erdiği anlamına gelmediği uyarısında bulundu. Kamuoyunda da kuraklık döneminin sona erdiğine dair iyimser bir hava oluşmuş görünüyor. Günlük haberlerin ötesine geçecek olursak, bugün tam olarak hangi noktadayız? İran gerçekten su krizini aşmaya mı başladı, yoksa yalnızca uzun vadeli kuraklık sürecinde kısa süreli bir duraklama mı yaşıyor? Bu iki farklı yaklaşımın kaynağı nedir?
Öncelikle üç kavramı birbirinden ayırmak gerekiyor: yağış, su kaynakları ve su güvenliği. Ne yazık ki kamuoyunda bu üçü çoğu zaman aynı şeymiş gibi değerlendiriliyor. Oysa bilimsel açıdan bunlar tamamen farklı kavramlar. Bir yıl bol yağış alabiliriz, ancak ülkenin su kaynakları yine de kritik durumda kalabilir. Çünkü su yalnızca gökten yağan yağmurdan ibaret değildir. Su; yağış, sıcaklık, buharlaşma, bitki örtüsü, toprak, yeraltı suyu rezervleri, tüketim alışkanlıkları, tarım, sanayi ve su yönetiminin birbiriyle etkileşiminin ürünüdür. Dolayısıyla bu değişkenlerden yalnızca biri iyileşirken diğerleri sürdürülemez şekilde işlemeye devam ediyorsa, kriz ortadan kalkmaz.
Urmiye Gölü bunun en somut örneklerinden biridir. Bu yıl göldeki su seviyesinin bir miktar yükselmesi hidrolojik açıdan elbette olumlu bir gelişmedir ve bunu hiçbir tarafsız araştırmacı inkar etmez. Ancak asıl soru şudur: Gölün ekolojik kapasitesi de yeniden canlandı mı? Doğal su payı sürdürülebilir biçimde sağlanıyor mu? Havzadaki yeraltı suyu çekimi azaldı mı? Tarımsal üretim modeli değişti mi? Bu soruların büyük bölümüne verilecek yanıt hâlâ olumsuz ya da en azından belirsizdir.
Bu nedenle ben ‘krizin sona ermesi’ yerine ‘hidrolojik koşullarda geçici bir iyileşme’ tanımını kullanmayı tercih ediyorum. İran'daki su krizi, bir yıllık kuraklığın değil, onlarca yıl boyunca alınan kararların birikiminin sonucudur. Uzun yıllar boyunca su tüketimimizi, doğanın ihtiyaçlarımıza her zaman uyum sağlayabileceği varsayımı üzerine kurduk. Bugün ise bunun doğru olmadığı açıkça görülüyor.

Bana göre bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehlike, her şeyin yeniden normale döndüğü yanılgısıdır. İran'da su yönetiminin geçmişi gösteriyor ki birkaç yağışlı yıl yaşandığında yapısal reformlara yönelik baskı azalıyor. Böyle dönemlerde eski tüketim alışkanlıkları, su yoğun tarım politikaları ve altyapı odaklı yaklaşım yeniden güç kazanıyor. Sonraki kuraklık döneminde ise kriz çok daha ağır biçimde geri dönüyor. Bu açıdan bakıldığında asıl mesele gökyüzü değil, bizim yeryüzüyle kurduğumuz ilişkidir. Su yönetişimi değişmediği sürece, yağışlı yıllar yalnızca bir sonraki krizi geciktirir; onu ortadan kaldırmaz.
Ancak Rojhilat Kürdistan ve İran'ın diğer bölgelerindeki su krizini yalnızca yağış miktarı ya da barajlardaki su seviyesi üzerinden anlamak mümkün değil. Krizin arkasında, kalkınma politikaları, tüketim modelleri, su kaynaklarının yönetimi ve uzun yıllardır alınan kararlar bulunuyor. Tüm bunlar, insanın bu krizin oluşumundaki rolüne ilişkin daha temel soruları gündeme getiriyor.
YARIN: Rojhilat Kürdistan'da su krizinin yapısal nedenleri, iklim değişikliğinin etkisi, su politikaları ve büyük su projeleri