Gülşen Birer: Ekolojik hafızayı yok etmek toplumu hedef almaktır
Ekoloji Aktivisti Gülşen Birer, Kürdistan'da baraj, maden, JES, GES ve HES projelerinin sistematik bir ekokırıma dönüştüğünü belirterek, doğa talanının yalnızca çevreyi değil toplumsal hafızayı da hedef aldığını söyledi.
EKİN STÊRK
Amed – Kürdistan’da yürütülen baraj, maden, JES, GES ve HES projelerinin sistematik bir ekokırıma dönüştüğünü belirten Ekoloji Aktivisti Gülşen Birer, “Bir toplumu derinden sarsmanın en etkili yollarından biri onun ekolojik hafızasını yok etmektir” dedi.
Kürdistan coğrafyası son yıllarda yalnızca siyasi ve toplumsal tartışmaların değil, giderek derinleşen bir ekolojik krizin de merkezinde yer alıyor. Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) başvurularındaki artış, yeni maden ruhsatları ve enerji projeleriyle birlikte bölgenin dağları, ormanları ve su havzaları sermaye yatırımlarının hedefi haline geliyor. Özellikle Barış ve Demokratik Toplum sürecinin tartışıldığı bir dönemde Kürdistan'da doğa talanının hız kesmemesi dikkat çekiyor.
Resmi verilere göre yalnızca son yıllarda yüzlerce maden ruhsatı verilirken, çok sayıda HES, GES ve baraj projesi hayata geçirildi. Söz konusu 1 Ekim 2024 ve 9 Ağustos 2025 tarihleri arasında Kürdistan'ın 24 kentindeki 192 ilçede, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'na toplam 2 bin 207 ÇED başvurusu yapıldı. Başvurulardan 625'i için “ÇED gerekli değildir” kararı verilirken, 149 proje için ise “ÇED olumlu” kararı verildi. Türkiye ve Kürdistan kentlerinde en az 68 Jeotermal Enerji Santrali (JES) ve 776 Hidroelektrik Santrali (HES) projesi bulunurken, GES projelerinin sayısı ise bilinmiyor.
Ekoloji Aktivisti Gülşen Birer, Kürdistan coğrafyasında yıllardır yürütülen doğa talanına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Hedefte toplumsal hafıza
Güvenlik politikaları gerekçe gösterilerek hayata geçirilen barajlar, enerji projeleri ve madencilik faaliyetlerinin doğa üzerinde ağır tahribatlar yarattığını belirten Gülşen Birer, bu politikaların aynı zamanda toplumsal hafızayı hedef aldığını ifade etti.
‘Kürdistan sistematik bir ekokırıma maruz bırakıldı’
Özellikle 1980’li yıllardan sonra yapımına başlanan barajların temelinde güvenlik politikalarının bulunduğunu belirten Gülşen Birer, nehirler üzerindeki kontrol mekanizmaları, petrol ve maden aramaları ile JES, GES ve HES projelerinin “yeşil enerji” söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışıldığını söyledi. Bu projelerin sistematik biçimde doğayı tahrip ettiğini kaydeden Gülşen Birer, “Bu şekilde Kürdistan sistematik bir ekokırıma maruz bırakıldı” ifadelerini kullandı.
Kapitalist modernitenin yerel halkların kendi doğal kaynakları üzerindeki söz hakkını sınırlandırdığını dile getiren Gülşen Birer, son yıllarda demokratikleşme beklentilerinin aksine sermayenin bölgedeki müdahalelerinin arttığını söyledi.
‘Doğa metalaştırılıyor’
Yerelden gelen başvurular doğrultusunda birçok projeyi takip ettiklerini aktaran Gülşen Birer, ÇED süreçlerinin bilimsel kriterlerden uzak ve taraflı yürütüldüğünü ifade etti. Doğanın bir kazanç nesnesine dönüştürüldüğünü söyleyen Gülşen Birer, “Elde edilen kazanç halkın enerji ihtiyacını karşılamak için değil, belirli şirketleri zenginleştirmek için kullanılıyor” dedi. Doğadaki herhangi bir habitata yapılan büyük çaplı müdahalelerin yalnızca belirli bir alanı değil, tüm ekolojik sistemi etkilediğini vurgulayan Gülşen Birer, habitat parçalanmaları ve iklim değişikliklerinin bu müdahalelerin doğrudan sonuçları olduğunu belirtti.
‘Ekoloji bir yaşam alanı bilimidir’
Ekolojinin yalnızca çevre sorunlarıyla sınırlı değerlendirilemeyeceğini ifade eden Gülşen Birer, şunları söyledi: “Ekoloji başlı başına bir çevre sorunu değildir. Bir yaşam alanı bilimidir. Yaşam alanları derken sadece insanı değil; hayvanı, toprağı, nehirleri ve bütün akarsuları birlikte ele alıyoruz. Ekolojik tahribatlar doğrudan yaşama müdahaledir. Doğanın uzun süreçlerde kurduğu hassas dengenin bozulmasıdır.”

‘Ekolojik kimliğe saldırı toplumu hedef alır’
Ekolojinin aynı zamanda toplumsal kimliğin temel unsurlarından biri olduğunu belirten Gülşen Birer, Kürt toplumunun dağları, nehirleri ve yaşam alanlarıyla şekillenen güçlü bir ekolojik hafızaya sahip olduğunu söyledi. Gülşen Birer, “Bir toplumu parçalamanın ve ona hükmetmenin en etkili yollarından biri, o toplumun ekolojik kimliğine saldırmaktır. Ekolojik hafızayı yok etmek, toplumu kontrol edilebilir hale getirmenin yollarından biri olarak kullanılıyor” diye konuştu.
Ekolojik bağların aynı zamanda özgürlük ve direnç ürettiğini vurgulayan Gülşen Birer, toplumların kendi yaşam alanlarıyla kurduğu ilişkinin baskılara karşı önemli bir savunma mekanizması oluşturduğunu kaydetti.
‘Kırsal yaşam, kültürü ve dili koruyor’
Kent yaşamında sistemin kendini daha kolay yeniden üretebildiğini belirten Gülşen Birer, kırsal alanlarda ise dilin, kültürün ve ekolojik yaşamın daha güçlü biçimde korunduğunu ifade etti. Ekolojik yıkım politikalarının bir yönünün de insanları yaşadıkları alanlardan koparmak olduğunu dile getiren Gülşen Birer, zorunlu göçlerin kültürel ve toplumsal hafızayı zayıflatmayı amaçladığını söyledi.
“Kimliğin, kültürün ve dilin daha güçlü yaşadığı kırsal alanlarda bu saldırıların yoğunlaştığını görüyoruz” diyen Gülşen Birer, Varto ve Pîrêjman’da ki ekolojik talan örneklerinin bu durumun somut göstergeleri olduğunu belirtti.
‘Mücadeleyi köylerden kentlere büyütüyoruz’
Yeni projeleri takip etmeyi sürdürdüklerini aktaran Gülşen Birer, yerel halkın talepleri doğrultusunda direniş alanlarını örgütlediklerini söyledi. Komünler ve meclisler aracılığıyla ekolojik mücadeleyi büyütmeyi hedeflediklerini belirten Gülşen Birer, eğitim çalışmaları ve atölyelerle kır ile kent arasında ortak bir mücadele hattı kurmaya çalıştıklarını ifade etti.
Amaçları demokratik toplum modeli
Kapitalist modernitenin dayattığı yaşam tarzlarına karşı alternatif yaşam modellerinin geliştirilmesi gerektiğini söyleyen Gülşen Birer, demokratik toplum modelinin buna önemli bir yanıt sunduğunu belirtti. Gülşen Birer, “Kendi kararlarını yerelden alan komünler ve meclisler, kendi geçimini sağlayabilen ekonomik modellerle yaşamını örgütleyen topluluklar, tepeden inme müdahalelere karşı gerekli direnci gösterebilir. Bizler yaşam savunucuları olarak bu talan politikalarının takipçisiyiz. Ekolojik bilincin ve tarihsel mirasın bize verdiği güçle bu talanlara geçit vermeyeceğiz” dedi.