Fırat üzerindeki kontrol aşağı havzada krize dönüşüyor

Bölgenin can damarı olarak bilinen Fırat Nehri, Türk devletinin su politikalarıyla aşağı havzadaki ülkeleri tehdit eden bir yapıya dönüştürüldü. Siyasi uygulamalar yoluyla hayata geçirilen bu politikalar, uluslararası yasaları ve normları hiçe sayıyor.

SİLVA AL-İBRAHİM

Haber Merkezi - Mezopotamya’nın tarihi damarı olan Fırat, artık doğanın kontrol ettiği bir nehir değil, su politikalarıyla vanaları yönetilen bir sistem haline geldi.

Bu sert denklemin bedelini Suriyeliler ve Iraklılar ödüyor. Yağışların azalması veya yukarı havzadaki ekonomik koşulların zayıflaması durumunda su akışı kesiliyor ve nehir aşağı havzadaki ülkelerde kuraklığa yol açıyor. Öte yandan, Türk devletinin barajlarının dolması ve Ankara’nın altyapı güvenliği endişesiyle suyun kontrolsüz şekilde bırakılması, nehir kıyısındaki arazileri ve tarım alanlarını su altında bırakan sellere neden oluyor; Mayıs ayında Suriye’nin Dêrazor ve Rakka şehirlerinde yaşanan olaylarda olduğu gibi.

Fırat Nehri, coğrafi bir esaret dönemine girdi

Tarihin başlangıcından bu yana Mezopotamya, Dicle ve Fırat’ın akışıyla özdeşleşmiş; burada doğa su seviyelerinin ve bolluk dönemlerinin tek belirleyicisi olmuştur. Ancak bugün Fırat Nehri, coğrafi bir esaret dönemine girmiş; uluslararası akışı, yukarı ve aşağı havza ülkeleri arasında sessiz ve sert bir çatışma alanına dönüşmüştür. Mevcut Fırat krizi yalnızca iklim değişikliğinin sonucu değil, aynı zamanda kusurlu anlaşmalar ve tek taraflı uygulamaların dayattığı su ve siyasi mühendisliğin bir ürünüdür.

Haberimiz, nehrin coğrafyasını, ülkeler arasındaki tartışmalı su paylarını ve uluslararası hukuk ihlallerini ele alarak, son yıllardaki en kritik kuraklık dönemlerinden bölgenin tanık olduğu yıkıcı taşkınlara kadar uzanan tehlikeli dönüşümü incelemektedir.

Fırat Nehri’nin başlangıç noktası Murat Nehri ve Karasu Nehri'dir. Bu iki kol, Türkiye’nin Keban Barajı yakınlarında birleşerek Fırat’ın ana yatağını oluşturur ve güneye doğru akarak Suriye’nin Cerablus kenti yakınlarında ülkeye girer. Daha sonra Irak’a, El-Kaim kenti yakınlarında geçer ve güney Irak’ta Dicle Nehri ile birleşerek Şattü’l-Arab’ı oluşturur ve Basra Körfezi’ne dökülür.

Fırat Nehri’nin toplam uzunluğu yaklaşık 2 bin 800 kilometredir; bazı ölçümlerde kıvrımlarla birlikte 2 bin 940 kilometreye kadar ulaşabilmektedir. Bu uzunluk üç ülke arasında paylaşılmaktadır: Türkiye’de yaklaşık bin 176 km (yüzde 42), Suriye’de yaklaşık 610 km (yüzde 22) ve Irak’ta yaklaşık bin 160 km (yüzde 36). 1987 yılında Türkiye, Türkiye-Suriye sınırında saniyede en az 500 metreküp su bırakmayı taahhüt etmiştir. Bu, yıllık yaklaşık 15,75 milyar metreküplük bir akışa karşılık gelmektedir. 1989 yılında Suriye ile Irak arasında yapılan anlaşmaya göre, Türkiye’den Suriye’ye ulaşan suyun (saniyede 500 metreküp) paylaşımında Irak yüzde 58 pay almış, bu da yılda yaklaşık 9,13 milyar metreküpe karşılık gelmiştir. Suriye’nin payı ise yüzde 42 olup, yaklaşık 6,62 milyar metreküptür.

Suyun fiili paylaşımı konusunda üç ülke arasında anlaşmazlık

Türkiye, resmi olarak “su paylaşımı” ya da “su kotası” gibi kavramları kabul etmemekte; su kaynaklarını kendi barajlarını (örneğin Atatürk Barajı) doldurmak ve tarımsal projelerini desteklemek amacıyla kullanma hakkına sahip olduğunu savunmaktadır. Bu yaklaşım, özellikle kuraklık dönemlerinde üç ülke arasında suyun fiili paylaşımı konusunda sürekli anlaşmazlıklara yol açmaktadır.

Uluslararası hukuk ise nehirleri paylaşan ülkeler (yukarı ve aşağı havza devletleri) için bazı temel ilkeler öngörmektedir. Buna göre her ülkenin içme suyu ihtiyacını karşılayacak şekilde “adil ve makul” bir su kullanım hakkı bulunmaktadır. Ayrıca hiçbir devletin, diğer ülkelerin suya erişimini azaltacak veya suyu kirletecek projeler geliştirmemesi gerektiği belirtilmektedir. Devletlerin, nehir üzerinde yapılacak büyük değişiklikler veya yeni baraj projeleri öncesinde diğer ülkeleri bilgilendirmesi ve istişare etmesi de uluslararası yükümlülükler arasında yer almaktadır.

İki ülkenin baraj inşası ve su krizi

Krizin ilk işaretleri, Türkiye’nin Keban Barajı’nı doldurmaya başlaması ve aynı dönemde Suriye’nin Fırat Barajı’nı inşa etmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu süreçte Irak’a giden su miktarında ani düşüş yaşanmış, dönemsel olarak ciddi krizler meydana gelmiştir. O dönemde yaşanan gerilimler, uluslararası arabuluculuk girişimleriyle kontrol altına alınmıştır.

1970’lerin sonlarında Türkiye, Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) adı verilen büyük ölçekli bir su projesi başlatmıştır. Bu proje kapsamında Fırat ve Dicle üzerinde çok sayıda baraj ve hidroelektrik santral inşa edilmesi planlanmıştır. Proje, Suriye ve Irak’ın onayı alınmadan ve sınır aşan su kaynakları üzerindeki etkiler tam olarak değerlendirilmeden yürütülmesi nedeniyle tartışmalara yol açmıştır.

1990 yılında ise Türkiye, Atatürk Barajı rezervuarını doldurmak amacıyla Fırat Nehri’nin akışını yaklaşık bir ay süreyle kesmiştir. Bu durum Suriye ve Irak’ta su seviyelerinin düşmesine ve tarımsal alanların olumsuz etkilenmesine neden olmuş; iki ülke tarafından 1987 tarihli su akış taahhüdünün ihlali olarak değerlendirilmiştir.

Türkiye’nin su anlaşması ihlalleri

İhlaller ana akarsu ile sınırlı kalmamıştır. 1990’lı yıllarda Türkiye, Fırat’ın önemli kollarından biri olan ve Suriye içindeki en büyük akarsular arasında yer alan Xabur Nehri’ni besleyen kaynaklar üzerinde barajlar ve su yapıları inşa etmiştir. 2001 yılına gelindiğinde Xabur Nehri, modern tarih içinde ilk kez tamamen kurumuş; bu durum yaklaşık 20 bin kilometrekarelik verimli bir tarım havzasının kaybına ve yüzlerce köyün içme suyundan mahrum kalmasına yol açmıştır.

Bu uygulamalar, Suriye ve Irak tarafından uluslararası hukuk ihlali olarak değerlendirilmiş; özellikle 1966 Helsinki Kuralları, 1997 Birleşmiş Milletler Uluslararası Su Yollarının Ulaşım Dışı Kullanımı Sözleşmesi ve “önemli zarar vermeme” ilkesi çerçevesinde eleştirilmiştir. Türkiye söz konusu 1997 Sözleşmesi’ni imzalamamış ve karşı oy kullanan az sayıdaki ülkeden biri olmuştur. Ancak sözleşmede yer alan “diğer ülkelere ciddi zarar vermeme” ve “önceden bildirim yapma” gibi ilkelerin, uluslararası teamül hukuku kapsamında bağlayıcı kabul edildiği belirtilmektedir.

1982 Nairobi Çevre Bildirgesi de devletlerin doğal kaynaklarını komşu ülkelere çevresel zarar vermeyecek şekilde kullanması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu çerçevede özellikle güney Irak’taki tuzlanma ve Mezopotamya bataklıklarının kuruması gibi çevresel sorunlar örnek gösterilmektedir.

Türkiye’den gelen su miktarında düşüş

Fırat Nehri, 2021–2022 yılları arasında Suriye’de modern tarihin en düşük su seviyelerinden birini kaydetmiştir. Bu dönem, nehrin Suriye topraklarındaki en sert kuraklık evrelerinden biri olarak değerlendirilmiştir. Türkiye’den gelen su miktarı, uluslararası anlaşmalarda belirtilen saniyede 500 metreküp seviyesinden bazı dönemlerde yaklaşık 200 metreküpe kadar düşmüştür.

Bu düşüş, özellikle Tebqa Barajı ve Tişrîn Barajı göllerinde su seviyelerinin ciddi şekilde azalmasına neden olmuş; su seviyeleri yer yer 5 metreye kadar gerileyerek “ölü seviye” olarak adlandırılan kritik eşiğe yaklaşmıştır. Bu durumda hidroelektrik türbinlerin ve su pompalarının çalışması da zorlaşmıştır. Bu tarihi düşüşün başlıca nedenleri arasında, yukarı havzadaki büyük baraj sistemlerinde (Türkiye’deki Güneydoğu Anadolu Projesi – GAP kapsamında) suyun yoğun şekilde tutulması gösterilmektedir.

Türkiye’nin son yıllarda barajlarında aşırı miktarda su tutması, su sistemini kırılgan bir yapıya dönüştürdü. Kuraklık yılları boyunca Türkiye’nin Atatürk Barajı, Keban Barajı ve Dicle üzerindeki Ilısu Barajı gibi tesislerde suyun büyük bölümünü depoladığı, bu süreçte Suriye ve Irak’ın su ihtiyacının ise yeterince gözetilmediği ifade ediliyor. 2026 yılı kış ve yaz dönemine girildiğinde, Türkiye’deki baraj göllerinin doluluk oranlarının kapasiteye oldukça yakın seviyelere ulaştığı belirtiliyor. Toroslar’da yaşanan yoğun kar erimeleri ve şiddetli yağışlarla birlikte bu suyun hızlı şekilde sisteme girmesi, barajların yeni suyu tutma kapasitesini zorladı.

Kontrolsüz su salımı tarım topraklarına zarar veriyor

Hidrolojik mühendislik açısından, suyun baraj kapasitesini aşması durumunda ciddi riskler oluşabileceği ve bunun Türkiye için yapısal tehlike anlamına geldiği ifade ediliyor. Bu nedenle, fazla suyun kontrolsüz birikmesini önlemek amacıyla baraj kapaklarının açıldığı ve saniyede 1000 metreküpü aşan suyun Suriye ve Irak yönüne bırakıldığı belirtiliyor. Uzmanlara göre, daha dengeli bir su yönetimi olsaydı, barajların kısmen boşaltılmış olması ani taşkın riskini azaltabilirdi.

Bu su salımı, özellikle Rakka ve Dêrazor bölgelerinde nehir seviyesinin yükselmesine neden olmuş; tarım arazilerinin geniş bir kısmı sular altında kalmıştır. Mıyadin köprüsü gibi geçici ve toprak yapılı köprülerde hasar meydana gelirken, yerel ulaşım da ciddi şekilde aksadı. Bölgedeki sivil toplum kaynaklarına göre, bu taşkınlar ciddi maddi kayıplara yol açtı. İlk verilere göre Dêrazor’un batı ve doğu kırsalında yaklaşık 3 bin 769 aile zarar gördü. Binlerce hektarlık tarım arazisi etkilenirken, bin 75 evin ise kısmen veya tamamen hasar gördüğü bildirildi.