Kadın, direniş ve örgütlenme: Ortadoğu’da mücadelenin değişen yüzü -1

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da kadınların mücadelesi tek boyutlu değil; bölgedeki deneyimler, kadınların hem özgürleşmenin öznesi hem de ideolojik ve siyasi süreçlerin içinde konumlandığını ortaya koyuyor.

MALFA MUHAMMED

Haber Merkezi – Tarihin dönemeçlerinde, krizlerin derinleştiği ve sistemlerin kırılganlığının açığa çıktığı anlarda kadınlar perde arkasından çıktı; direnişi yalnızca teşvik etmek için değil, bizzat onu temsil etmek için. Vatanın bayrağını taşıdılar, silaha sarıldılar, sokaklarda slogan attılar, öfke ve itiraz bildirilerini kaleme aldılar. Kadınların mobilizasyonu hiçbir zaman nötr bir süreç olmadı; aksine sembollerle, sorularla ve çelişkilerle yüklü bir eylem olarak ortaya çıktı.

Siyasal mücadelelerin toplumsal ve kültürel yapılarla iç içe geçtiği bağlamlarda, kadının mobilizasyonu (Toplumsal ve siyasal harekete geçirilme, seferberlik) kavramı sembol ile gerçek etkinlik arasındaki gerilimi, geçici çağrı ile dönüştürücü katılım arasındaki farkı görünür kılan analitik bir mercek olarak öne çıkıyor.

 

Dört bölümden oluşan bu dosya yalnızca farklı deneyimlerin anlatımı değil; mobilizasyon ile özgürleşmenin nasıl iç içe geçtiğini ve kadının söylemde çağrılan bir sembol olmaktan çıkıp tarihi yeniden kuran bir özneye nasıl dönüştüğünü gösteren eleştirel bir harita oluşturma girişimidir. İdeoloji ile pratik, hafıza ile gerçeklik, sömürü ile güçlenme arasındaki bu kesişimlerde kadınların ateş hattındaki varlığı, kahramanlığın donmuş bir imge değil; dünyaya yeni bir anlam kazandıran canlı bir eylem olduğunu hatırlatır.

 Toplumsal cinsiyetin çözülmesi ve bilgi alanındaki dönüşüm

Mobilizasyon kavramı; kadınların direniş hareketleri, siyasal mücadeleler ya da toplumsal dönüşüm projeleri içinde aktif biçimde yer almasını ifade eder. Bu bağlamda kadınlar, zulme, işgale veya ataerkil yapılara karşı mücadelenin merkezinde konumlanan aktörler haline gelir.

Bu kavram yalnızca askeri katılımı kapsamaz; aynı zamanda düşünsel, kültürel ve örgütsel mobilizasyonu da içerir. Kadın bu süreçte yalnızca bir sembol değil; onur ve direnişin temsili, aynı zamanda toplumsal dönüşümün itici gücü olarak ortaya çıkar.

Bununla birlikte kadınların mobilizasyonu sorunsuz bir kavram değildir. Eleştirel yaklaşımlar, bu sürecin kimi zaman gerçek bir yapısal dönüşüm yaratmadan kadınları sembolik bir araç olarak kullanabileceğini; ya da kadınların mücadele içindeki rollerinin daraltılarak karar alma ve liderlik kapasitelerinin yeterince tanınmayabileceğini ileri sürer.

Mobilizasyonun gerçek bir özgürleşmeye dönüşmesi ise beden ile bilgi, sembol ile pratik arasındaki ilişkinin yeniden kurulmasını gerektirir. Ekonomik bağımsızlığı, siyasal güçlenmeyi ve yerel eğitimi merkeze alan feminist girişimler; geçici mobilizasyonun ötesine geçerek kalıcı bir dönüşümün mümkün olduğunu gösteren örnekler sunmaktadır.

Dönüşümün kalbinde… İtici bir güç olarak feminist ideoloji

Kadınların savaş alanlarında ya da siyasal söylem içinde mobilize edilmesi yalnızca mücadelelerin anlık ihtiyaçlarına verilen geçici bir yanıt değildi. Bu durum, kadınların özne olarak kendilerini, kimliklerini ve dünyadaki rollerini yeniden tanımlayan onlarca yıllık feminist mücadelenin bir yansımasıydı. Farklı düşünsel akımlar aracılığıyla feminizm, katılımın ne anlama geldiğine, özgürleşmenin neyi ifade ettiğine ve kadının yalnızca varlığını kanıtlamak için değil, bulunduğu konumu değiştirmek için nasıl mücadele edebileceğine dair yeni haritalar çizdi.

Radikal feminizmden doğan yaklaşım, cinsiyet temelli baskının tali bir sorun değil, egemenliğin en temel yapısı olduğunu savunur. Bu nedenle bazı feminist çevreler, kadınların silahlı direnişe katılımını yalnızca stratejik bir tercih olarak değil, ataerkil düzenin otoritesini kıran sembolik bir eylem olarak değerlendirdi. Örneğin Kürdistan’da kadın bedenleri, egemenlikle çatışmanın alanına dönüşmüş; kadınlar burada mağdur olarak değil, aktif özne olarak yer almıştır.

İdeolojik çerçevenin diğer tarafında ise kesişimsel feminizm daha kapsamlı bir bakış açısı geliştirmiştir. Cinsiyetin, ırk, sınıf ve tarihsel bağlamla iç içe geçtiğini savunan bu yaklaşım, Kimberlé Crenshaw gibi düşünürlerin çalışmalarıyla şekillenmiştir. Bu perspektif, kadınların yalnızca kadın oldukları için değil, aynı zamanda diğer baskı biçimleriyle kesişen çok katmanlı bir marjinalleşme yaşadıklarını ortaya koyar. Örneğin Kongo’da silahlı mücadeleye katılan kadınlar yalnızca savaşın değil, aynı zamanda sömürgecilik mirasının, sınıfsal eşitsizliklerin ve köklü bir ataerkil düzenin etkileriyle de yüzleşmektedir.

Daha kurumsal bir yaklaşım benimseyen liberal feminizm ise eşitliği devlet yapıları içinde elde etmeye çalışmıştır. Kadınların ordulara, parlamentolara ve karar alma mekanizmalarına dahil edilmesi bu yaklaşımın temel stratejilerinden biridir. Bu bağlamda kadınların mobilize edilmesi biçimsel olarak benzer görünse de içerik açısından farklıdır; çünkü amaç sistemi yıkmak değil, onu içeriden reforme etmektir. Kuzey Afrika’daki bazı ülkelerde kadınların güvenlik kurumlarında görev almasının önü açılmış olsa da, bu süreç çoğu zaman erkek egemen yapının köklü biçimde çözülmesine yol açmamıştır.

Marksist feminizm ise kadınların baskı altına alınmasını kapitalist ekonomik yapı ile ilişkilendirir. Bu yaklaşıma göre kadın, üretim sisteminde marjinalleştirilmiş bir emek gücü olarak sömürülmektedir. Bu nedenle kadınların mobilizasyonu sınıfsal özgürleşme mücadelesinden ayrı düşünülemez. Sudan’da ve bazı sol hareketlerde kadınlar, otoriter ve neoliberal rejimlere karşı direnişte aktif rol almış; böylece ekonomik sömürüye karşı yürütülen daha geniş mücadelenin içinde güçlü bir ses oluşturmuştur.

Daha sonra Judith Butler’ın ortaya koyduğu kuramsal yaklaşımlar, toplumsal cinsiyetin kendisinin de toplumsal olarak inşa edilmiş bir kategori olduğunu ileri sürdü. Böylece soru artık “kadının rolü nedir?” olmaktan çıkıp “kadın olmak ne anlama gelir?” sorusuna dönüşmüştür. Bu perspektif, geleneksel mobilizasyon anlayışının ötesine geçerek bilgi, düşünce ve söylem düzeyinde bir direnişi gündeme getirmiştir. Butler’ın yaklaşımı, toplumsal cinsiyetin biyolojik bir veri değil, çözümlenebilir bir toplumsal yapı olduğunu vurgular. Bu çerçevede gerçek kadın örgütlülüğü yalnızca bedenin mobilizasyonunda değil; özbilincin gelişiminde, “kurban–kurtarıcı” ikiliğinin çözülmesinde ve kadının yalnızca sembolik bir figüre indirgenmesinin reddedilmesinde yatmaktadır.

Sonuç olarak bu ideolojilerin etkisi yalnızca akademik tartışmalarla sınırlı kalmamıştır. Aksine, kadınların mücadele alanlarındaki varlıklarını yeniden kurmalarının düşünsel zeminini oluşturmuştur. Silah taşımak ile bildiri okumak, sembol ile beden, katılım ile dönüşüm arasında gidip gelen bu süreçte feminist ideoloji, kadınların adımlarına eşlik eden bir ses olmuştur. Bu ses yalnızca yaşananları açıklamakla kalmamış; aynı zamanda egemenliğin kalıntıları üzerinde yeni bir etkinlik ve değişim alanı kurmanın yollarını da göstermiştir.

Kadın direniş ile kimlik arasında

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da kadınların seferber edilmesi, siyasal ve toplumsal boyutların toplumsal cinsiyet meseleleriyle iç içe geçtiği karmaşık bir konudur. Bazı bağlamlarda kadınlar silahlı çatışmalarda istismar edilebilmekte; kimi zaman zorla askere alınarak, kimi zaman da direniş içindeki rolleri yüceltilerek çatışma süreçlerine dahil edilmektedir. Bu durum ise kadınların katılımının ne kadar bağımsız olduğu ve bunun hakları üzerindeki etkisinin ne olduğu konusunda önemli sorular ortaya çıkarmaktadır.

Diğer yandan, kadınların siyasal ve ekonomik olarak güçlendirilmesine yönelik girişimler de bulunmaktadır. Özellikle çatışma dönemlerinde ekonomik bağımsızlık, kadınların siyasal süreçlere katılımını güçlendiren temel bir unsur olarak görülmektedir. Bazı inisiyatifler, kadınları desteklemek için yerel ihtiyaçları dikkate alan ve katı koşullar dayatmayan feminist finansman modellerine odaklanmaktadır. Bu tür yaklaşımlar, kadınların kaynaklardan gerçek anlamda yararlanmasını engelleyebilecek bürokratik ve yapısal engelleri azaltmayı amaçlamaktadır.

Orta Doğu ve Afrika’daki feminist deneyimler üzerinden kadının mobilizasyonu kavramına bakıldığında, bunun yalnızca bir mobilizasyon eylemi olmadığı açıkça görülür. Aksine bu süreç; sömürgeci, ataerkil ya da kapitalist baskı sistemlerine karşı yürütülen uzun bir meydan okuma ve öznenin yeniden inşası sürecidir.

Fas… Kurumsal güçlenmeye doğru yollar

Kuzey Afrika’da kadınların ordulara entegrasyonu farklı bir karakter taşır. Hukuki modernleşme ile kültürel temkinin kesiştiği bu süreçte Fas ve Tunus gibi ülkeler; Angola, Gana ve Senegal ile birlikte karşılaştırmaya değer örnekler olarak öne çıkmaktadır.

Fas’ta kadınların askeri kurum içindeki varlığı 1963 yılına kadar uzanır. Bu tarihte ilk kadınlar sosyal hizmet görevlisi, doktor ve hemşire olarak orduya katılmıştır. On yıllar içinde bu rol genişleyerek askeri tıp, iletişim, sosyal hizmetler ve hatta savaş eğitimi gibi daha çeşitli alanları kapsar hale gelmiştir. Son yıllarda ise dikkat çekici bir gelişme yaşanmış ve Temara kentinde kadınlara özel bir eğitim merkezi kurulmuştur. Bu merkezde verilen askeri ve akademik eğitim, uzmanlaşmış askeri çalışmalar diplomasıyla tamamlanmaktadır.

Fas ordusundaki kadın oranına ilişkin kesin veriler kamuoyuyla paylaşılmasa da kadınların özellikle insani görevlerde, sahra hastanelerinde ve doğal afetlere müdahalede aktif biçimde yer aldığı görülmektedir. Ayrıca bazı kadın askerler uluslararası askeri törenlerde de yer almıştır. Örneğin Doktor Yüzbaşı Leyla Sefindela, 1999 yılında Paris’te düzenlenen törende Fas taburunu komuta etmiştir.

2019 yılında zorunlu askerlik uygulamasının yeniden yürürlüğe girmesiyle birlikte hizmet erkekler için zorunlu, kadınlar için ise gönüllü olarak düzenlenmiştir. Bu durum, rollerin eşitlenmesi konusunda süregelen çekinceleri göstermektedir. Buna rağmen gönüllü kadınların oranı dikkat çekici düzeylere ulaşmış; bazı kayıt dönemlerinde kadınların oranı yüzde 16’yı aşmıştır. Bu oran, kadınların yeni eğitim ve tanınma alanlarına girme konusundaki istekliliğinin önemli bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir.

Askerlik hizmeti çoğu zaman mesleki ve askeri eğitim için bir fırsat olarak sunulmaktadır. Kadınların Fas Kraliyet Silahlı Kuvvetleri içindeki varlığı donanma, hava kuvvetleri, jandarma ve barışı koruma görevlerine kadar genişlemektedir. Paraşütle atlama ve hava gözetimi gibi teknik alanlarda da dikkat çekici başarılar elde edilmektedir.

Bununla birlikte, bu katılımın hala tamamen aşılmamış kültürel ve kurumsal sınırlar içinde gerçekleştiği görülmektedir. Bu nedenle temel soru varlığını korumaktadır: Bu süreç gerçek bir eşitliğe doğru ilerleyen bir yol mu, yoksa “vatansever kadın” imgesinin yeni bir propaganda çerçevesinde yeniden üretilmesinden mi ibarettir?

Tunus… Hukuk metni ile uygulamanın sınırları arasında

Tunus’ta 2016 yılından itibaren devlet, ulusal hizmetin kapsamını fiilen kadınları da içerecek şekilde genişletmeye yönelik resmi tartışmalar başlatmıştır. Bu adım, artan güvenlik ve ekonomik zorlukların ortasında atılmış; askerliğin cinsiyet ayrımı gözetmeyen kapsayıcı bir ulusal proje olarak yeniden düşünülmesi gerektiği yönünde bir arayışın parçası olmuştur.

Bugün Tunus ordusunda kadınlar bulunmaktadır: askeri tıp, iletişim, lojistik hizmetler ve hatta bazı operasyonel birliklerde görev yapan kadınlar vardır. Ancak sayıları hala sınırlıdır; özellikle de liderlik pozisyonlarından söz edildiğinde bu sınırlılık daha belirgin hale gelir. Buna rağmen bu alanın açılması yönünde bir siyasi iradenin varlığı, askeri kadın figürüne bakışta kademeli bir dönüşümü yansıtmaktadır: kadın artık yalnızca bir “istisna” değil, mümkün ve meşru bir varlık olarak görülmeye başlamaktadır.

2025 yılına gelindiğinde ise askeri kurumun, kadınları tüm uzmanlık alanlarında aynı ciddiyet ve kararlılıkla kapsayacak köklü bir dönüşüm geçirdiği söylenemez. Kurum hala yavaş, kademeli ve çoğu zaman sembolik adımlara dayanan bir yaklaşımı tercih etmektedir. Bu durum, en stratejik ve hassas kurumlardan biri olan orduda gerçek bir eşitliğin tesis edilmesinin henüz tamamlanmamış bir süreç olduğunu göstermektedir.

 Cezayir… Tarih ile gelecek umudu arasında

Cezayir’de devrim yalnızca kalemle yazılmadı; omuzlarda taşınan bir mücadele olarak kazındı. Sömürgeciliğe karşı silah taşıyan kadınlar birer onur nişanı istemediler; var olabilecekleri bir alan talep ettiler. 1962’de ülkenin bağımsızlığını kazanmasının ardından kadın askerliği fikrinin tohumları da askeri kurum içinde yeşermeye başladı. Bu varlık yalnızca sembolik bir jest olarak değil, sürdürülmesi gereken bir miras olarak görüldü.

Kadınların resmi olarak güçlendirilmesine yönelik ilk adım 1978 yılında atıldı ve subaylık yolu kadınlara açıldı. Ancak asıl kırılma 2009 yılında yaşandı: Fatima Zohra Ardjoune, “tuğgeneral” rütbesine yükselerek bu seviyeye ulaşan ilk Arap kadın oldu. Onu izleyen diğer kadın subaylar ise bunun tekil bir istisna değil, yeni bir sürecin başlangıcı olduğunu gösterdi.

Bu ilerlemenin ilginç yanı, yalnızca sembolik bir görünümle sınırlı kalmamasıdır. Cezayir ordusunun kara, deniz ve hava kuvvetleri ile jandarma ve askeri sağlık hizmetleri gibi birçok birimi kadınlara açılmıştır. Terfiler teorik olarak cinsiyete değil, liyakate dayandırılmaktadır. Buna rağmen en üst düzey komuta kademesi hala görünmez bir kapının ardında kalmaktadır; bu kapı zaman zaman aralanmakta, ancak çoğu zaman temkinle yeniden kapanmaktadır.

2006 yılında eşitlik ilkesini içeren bir kararname yayımlanmış olsa da, muharip görevler ve saha sorumlulukları çoğunlukla erkeklere ayrılmaya devam etmektedir. Dolayısıyla sorun yalnızca hukuki düzenlemeler değildir; aynı zamanda kurum kültürüyle de ilgilidir. Kurum zaman zaman esneklik gösterse de hala geleneksel bir soruyla karşı karşıyadır: “Bir kadın savaş alanında komuta edebilir mi?”

Ordu dış dünyaya kendisini kadınların güçlenmesini destekleyen modern bir kurum olarak sunarken, içerideki dönüşümün aynı hızla gerçekleşip gerçekleşmediği sorusu açık kalmaktadır. Kadınların karar alma merkezlerine gerçekten ulaşabilmeleri için gerekli hazırlık ve fırsatların sağlanıp sağlanmadığı da hala tartışma konusudur.

Cezayir deneyimi bu açıdan dikkat çekici bir çelişki barındırır: Bazı sivil devlet kurumlarına kıyasla daha açık bir askeri yapı söz konusudur; ancak bu yapı hala beklenti ile temkin arasında gidip gelmektedir. Nitekim 1980’lerde kadınların askere alınması protestolar nedeniyle değil, mali ve idari gerekçelerle geçici olarak durdurulmuş; bu da o dönemde stratejik bir vizyon eksikliğini ortaya koymuştur.

Bugün Cezayirli kadın subaylar yalnızca güvenlik tehditleriyle mücadele etmiyor; aynı zamanda adımlarını dikkatle izleyen bir toplumun sessiz sorularıyla da karşı karşıya kalıyorlar: “Gerçekten burada olmayı hak ediyor mu?” Bu sessiz mücadelenin ortasında Cezayirli kadınlar ilerlemeye devam ediyor; temkinli ama kararlı adımlarla.

Sudan… ‘Kandaka’ devrim ve silahın dilini konuştuğunda

Hartum’un sokaklarında ve devrim kentlerinde kadınlar sloganların arkasında kalan gölgeler değildi; aksine o sloganların itici gücüydüler. 2019 devriminde “Kandaka” olarak anılan Sudanlı kadınlar ön saflarda yer aldı: öfkeli, onurlu ve kararlı. Özgürlük için slogan attılar, onur talep ettiler ve kadınların hareket etme ve karar verme hakkını kısıtlayan bir rejime karşı çıktılar. O tarihi anda dile getirdikleri “Kandaka ma betindarab!” (Kandaka’ya vurulamaz!) sloganı, sanki tarihin onların kararlılığı karşısında geri çekildiğini ilan ediyordu.

Ancak devrimin yarattığı enerji, dışlayıcı yapıları bütünüyle kırmaya yetmedi. Sokakların sesi azaldıkça kapılar yeniden kapanmaya başladı; karar mekanizmaları dar çevrelerin elinde toplandı ve müzakereler toplumun yarısı yok sayılarak yürütüldü. 2020 yılında imzalanan Cuba Barış Anlaşması sonrasında bazı hareketler Hartum’a geri dönerken, kadınların konumu da geri plana itildi. Barış düzenlemeleri hazırlanırken kadınlar adeta bir şarkıdan sesi çıkarılmış gibi süreçlerin dışında bırakıldı.

2023 baharında Sudan ordusu ile Hızlı Destek Güçleri arasında savaşın başlaması ise tabloyu kökten değiştirdi. Kaos ve yıkımın ortasında “Kara Ordu” olarak adlandırılan yeni bir kadın hareketi ortaya çıktı. Binlerce Sudanlı kadın eğitim kamplarına katıldı; gençler ve yaşlılar silah taşımaya başladı. Amaçları egemenlik kurmak değil, hayatta kalmaktı. Birçoğu sistematik tecavüz tehdidinden kaçmak ya da en azından kendini savunabilmek için bu yola başvurdu. Eğitim görüntüleri propaganda olmaktan çok, enkazın altından doğan bir direnişin ifadesi olarak görüldü. Kimileri bunu ulusal bir güçlenme biçimi olarak yorumlarken, kimileri ise merhamet tanımayan bir savaşın içine zorla sürüklenme olarak değerlendirdi.

Darfur’da da kadınların silahlı mücadeleye katılımı yeni değildir. 2000’li yılların başından itibaren bazı kadınlar silahlı hareketlerde çatışma, gözetleme ve planlama görevleri üstlenmiştir. Ancak bu mücadeleye rağmen karar mekanizmalarına erişim ve hakların tanınması çoğu zaman sınırlı kalmıştır. Buna karşılık kamplardaki yerinden edilmiş kadınlar eğitim ve toplumsal dayanışma girişimleri geliştirerek sessiz bir direniş örneği ortaya koymuştur. Onlar yaraları sararken, siyasal haritaları çoğu zaman başkaları çizmiştir.

2024 ve 2025 yıllarında bazı sembolik girişimler ortaya çıkmış olsa da kadınların rolü çoğunlukla askeri katılımdan ziyade moral ve toplumsal mobilizasyon biçiminde kalmıştır. Bu bağlamda kadın direnişi, silah taşımaktan çok toplumsal dayanıklılık biçiminde ortaya çıkmış; en büyük mücadele cinsel şiddet ve zorunlu göçle yüzleşmek olmuştur. Bazı feminist girişimler ordulara moral ve sembolik destek kampanyaları düzenlese de, henüz düzenli kadın askeri birliklerinin kurulması gibi bir aşamaya ulaşılmamıştır.

Silahsız askerlik… Mısır’da kadınların sembolik seferberliği

Mısır tarihinde kadınlar yalnızca siyasal ve toplumsal mücadelelerde değil, aynı zamanda daha geniş anlamda bir mobilizasyon sürecinin parçası olarak farklı roller üstlenmiştir. Bu roller hem devlet kurumlarında hem de kitlesel hareketlerde ortaya çıkmıştır. Mısır’da bazı ülkelerde olduğu gibi kadınlar için zorunlu askerlik uygulanmasa da, kadınların devlet kurumlarındaki varlığı ideolojik ve ekonomik dönüşümlerle birlikte gelişmiştir.

Kadınların kurumsal mobilizasyonu kademeli biçimde ortaya çıkmıştır. 1970’li yıllarda kadın polis birimlerinin kurulması bu sürecin önemli adımlarından biri olmuştur. Bu gelişme, bazı suç türleriyle mücadele etmek ve kamusal alanlarda kadın güvenlik görevlilerinin varlığını sağlamak amacıyla gerçekleşmiştir. Daha sonra kadınların polis akademisine katılımı genişlemiş; 1984 yılında Polis Akademisi resmen kadın öğrencilere kapılarını açmıştır.

Bununla birlikte kadınların askeri sağlık hizmetleri ve hemşirelik alanındaki varlığı da önemli ölçüde artmıştır. Askeri hastanelerde çalışan kadın sağlık personeli, zamanla ordunun sağlık sisteminin temel unsurlarından biri haline gelmiştir. Böylece Mısır’da kadınların mobilizasyonu çoğu zaman doğrudan savaş alanında değil, devlet kurumlarının güvenlik, sağlık ve kamu hizmeti alanlarında görünür hale gelmiştir.

Mısır… Sınırlı askeri katılım ve sembolik seferberlik

Mısır’da henüz genel anlamda savaşçı bir “kadın ordusu” fikri oluşmuş değildir. Günümüzde kadınların kurum içindeki varlığı belirli alanlarla sınırlı kalmakta; bu roller çoğunlukla doğrudan muharip görevlerden ziyade destekleyici uzmanlık alanlarına yönelmektedir.

2025 yılında yaşanan gelişme — askeri tıp fakültesine ilk kez tamamen kadınlardan oluşan bir öğrenci grubunun kabul edilmesi — nitelikli bir adım olarak görülse de bu ilerleme hala tıbbi uzmanlık çerçevesi içinde kalmaktadır. Bu durum, kadınların savaş alanlarında eşit katılımı yerine sağlık ve hizmet alanlarındaki rolünü güçlendiren bir yaklaşımı yansıtmaktadır.

Öte yandan Mısır’daki zorunlu hizmet uygulaması da askeri değildir. Üniversite mezunu kadınlar, okuma-yazma kampanyaları, sosyal hizmetler veya sosyal güvenlik alanları gibi sivil görevlerde çalışarak ulusal hizmet yükümlülüğünü yerine getirir. Bu model, kadınlar için “ulusal görev” fikrini korurken, onları askeri kurumun dışında konumlandırır. Başka bir deyişle, kadınların katkısı çoğu zaman sivil alanlarla ilişkilendirilmektedir.

Sonuç olarak Mısır’daki kadın örgütlenme deneyimi doğrudan askeri bir model değildir. Bunun yerine devletin kritik kurumlarında kadınların varlığı üzerinden gelişen sembolik bir mobilizasyon biçimi ortaya çıkmaktadır. Bu süreç, toplumun bütünleşmiş bir görünümünü üretmeyi amaçlayan bir strateji taşırken, aynı zamanda geleneksel ataerkil yapıların tamamen aşılması anlamına gelmemektedir. Bu nedenle söz konusu model hala oluşum sürecindedir: gönüllü katılım ile kurumsal kapsama, gerçek güçlenme ile sınırlı ilerleme arasındaki bir gerilim içinde şekillenmektedir.

Libya… Direniş kadınlarından devrimin muhafızlarına

20.yüzyılın başlarında Libya’da kadınlar mücadelede arka saflarda değildi; aksine direnişin en görünmez ama en etkili alanlarında yer alıyorlardı. Köylerde, çöllerde ve gizli geçitlerde Mabruka el-Alagiyye ve Selime bint el-Makus gibi kadınlar erkek kıyafetleri giyerek silah taşıdı ve emirler verdi. Bu eylemler yalnızca bir başkaldırı değil, İtalyan sömürgeciliğine karşı toprağı savunma mücadelesinin bir parçasıydı.

O dönemde direniş çoğu zaman sessiz ve görünmezdi: kadınlar hem savaşçı hem öğretmen hem de örgütleyici roller üstleniyordu. İsimleri tarihin duvarlarına çoğu zaman silik biçimde yazıldı; ancak varlıkları direniş hafızasının bir parçası olarak kaldı.

1969’da Muammer Kaddafi’nin iktidara gelişiyle birlikte kadınların askeri alandaki görünürlüğü yeni ve daha çelişkili bir biçim aldı. Kadın birlikleri ve özellikle “Devrim Rahibeleri” olarak bilinen kadın muhafızlar Kaddafi’nin çevresinde sembolik bir güç olarak ortaya çıktı. Bu kadınlar silah taşıyor, disiplinli üniformalar giyiyor ve lideri koruma görevini üstleniyordu; ancak savaşın ya da siyasal kararların gerçek öznesi değillerdi.

Bu durum çoğu zaman bir sahne gösterisini andırıyordu: düzenlenmiş bir görünüm, hesaplanmış bir performans ve kadının kendi özgürleşmesinden çok iktidara sadakati temsil eden bir yapı. Devrimci kadın imgesi öne çıkarılırken, arka planda kadın bedeninin siyasal sahnenin bir parçası haline getirildiği sembolik bir seferberlik söz konusuydu.

Direniş döneminde Libya kadını değişimi sessizce üreten bir özne iken, devrim döneminde çoğu zaman rejimin muhafızı rolüne indirgenmişti. Bu durum görünürlüğün kendisine değil, onun özüne dair bir soruyu gündeme getirir: Devrim muhafızı figürü gerçekten kadınların sesi miydi, yoksa iktidarın bedensel bir temsilinden mi ibaretti?

2011’de rejimin çökmesiyle birlikte “Devrim Rahibeleri” de hızla ortadan kayboldu. Kadınların güvenlik kurumlarındaki varlığı yeniden daha geleneksel alanlara çekildi. Özellikle Bingazi’de güvenlik boşluğunu doldurmak amacıyla kadınlar arama-kontrol ve hizmet görevlerinde yer aldı. Ordu içinde kadın işleri birimleri oluşturuldu; ancak bu yapılar daha çok sosyal ve idari destekle sınırlı kaldı, komuta pozisyonlarına uzanmadı.

Dolayısıyla Libya’da bir dönem “kadın ordusu” olarak sunulan yapı gerçek bir güçlenme kurumu olmaktan çok ideolojik bir vitrin olarak kalmıştı. Rejimin yıkılmasıyla bu vitrin de çöktü ve Libyalı kadınlar, kırılgan güvenlik kurumları içinde varlıklarını yeniden inşa etme zorluğuyla karşı karşıya kaldı.

Yemenli kadın: Liderlik ile istismar arasında

Yemenli kadının toplumsal hayattaki varlığı yalnızca geleneksel rollerle sınırlı kalmamış; tarihsel olarak liderlik ve mücadele ile iç içe olmuştur. Eski dönem kraliçelerinden Belkıs (Sebe Kraliçesi) ve Arva el-Süleyhiyye, hem yönetimde hem de askeri alanda etkin rol oynayan figürlerdi. 20. yüzyılda ise Da‘ra Said ve Hadice el-Huşeybe gibi kadın savaşçılar, Yemen’deki direniş hareketlerinde aktif biçimde yer aldı. Bu örnekler, Yemenli kadının tarih boyunca mücadele süreçlerinin asli bir parçası olduğunu göstermektedir.

Ancak 20. yüzyılın ilerleyen dönemlerinde kadınların rolü dönüşüme uğradı. Bir zamanlar tahtta hükmeden kadın figürü, yerini dağlarda ve şehirlerde savaşan fedai kadınlara bıraktı. Bu kadınlar silah taşımanın yanı sıra direniş hareketleri için lojistik destek ağları kurarak sömürgeciliğe ve imamat yönetimine karşı mücadelede önemli görevler üstlendiler.

2014 yılından sonra ise Yemen’deki savaşla birlikte kadınların konumu daha karmaşık bir hal aldı. Özellikle “Zeynebiyat” olarak bilinen kadın birlikleri, Husilerin kadınlardan oluşan bir yapısı olarak ortaya çıktı. Bu yapı, mezhepsel mobilizasyon ile güvenlik ve baskı mekanizmalarını bir araya getiren bir işlev üstlendi. Zeynebiyat üyeleri çoğu zaman kadınların güçlendirilmesinin bir sembolü olarak sunulsa da, pratikte faaliyetleri çoğunlukla arama, gözaltı, zorla mobilizasyon ve Husi ideolojisinin yayılması gibi görevlerle sınırlı kaldı.

Bu nedenle bazı eleştirel değerlendirmelere göre söz konusu yapı kadınların özgürleşmesini temsil eden bir proje olmaktan ziyade, kadın yüzü taşıyan bir güvenlik aygıtı niteliği taşımaktadır. Katılım çoğu zaman ideolojik sadakat ve ekonomik zorunluluklarla ilişkilendirilmekte; din ve yoksulluk gibi unsurların Husi otoritesini pekiştirmek ve toplumda korku iklimini derinleştirmek için kullanıldığı ileri sürülmektedir.

Fas, Tunus, Cezayir, Sudan, Mısır, Libya ve Yemen örnekleri birlikte değerlendirildiğinde, mobilizasyon kavramının tek bir anlam taşımadığı görülmektedir. Aksine bu kavram, kimi zaman güçlenme ve özgürleşme, kimi zaman da araçsallaştırma ve istismar arasında gidip gelen çok katmanlı bir olguyu ifade etmektedir. Hafıza ile gerçeklik, sembol ile pratik ve katılım ile sömürü arasındaki bu gerilimler, kadınların mücadele alanlarındaki varlığını anlamak için kritik bir çerçeve sunmaktadır.

Dosyamızın ikinci bölümünde ise başka deneyimlere odaklanarak kadınların mücadele süreçlerindeki rolünü daha geniş bir perspektiften ele alacak; katılımın sınırları, özgürleşmenin anlamı ve kadınların mücadeleyle kurduğu ilişkinin yeni bağlamlarda nasıl yeniden şekillenebileceğine dair soruları tartışmayı sürdüreceğiz.